pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 A DAN Z YE İSLAMİ BİLGİLER

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Haziran 2023 Perşembe

MAL SEVGİSİ

MAL SEVGİSİ
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kuşkusuz her ümmetin bir imtihanı vardır. Ümmetimin imtihanı da (aşırı) mal sevgisidir. (Tirmizî) Toplumsal denge-düzenin gereği, her insanın fıtratında (yapısında) mal sevgisi vardır ve bu doğaldır. Bu nedenle küçücük çocuklar bile oyuncaklarını sahiplenir ve onları en yakın arkadaşları ile bile paylaşmak istemezler. Ancak her şeyin hayırlısı ortası ve aşırısı zararlı olduğu gibi mal sevgisinin de ortası hayırlı ve aşırısı zararlıdır. Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah'ı anmaktan (ibâdetlerinizden) alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, işte onlar (âhirette) hüsrâna uğrayanlardır. (Münâfikûn, 9) Bir kimsenin işi, gücü, görevi, malı ve mülkü, eğer o kimseyi Allah'ı anmaktan ve başta beş vakit namaz olmak üzere ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapmaktan alıkoyuyorsa, işte bu aşırılıktır. Her aşırılığın sonu pişman- 456 lık olduğu gibi aşırı mal sevgisinin sonu da dünyada pişmanlık ve âhiret âleminde hüsran yani azaptır. Peki müslümanlar çalışıp çabalamayacak ve iş güç sahibi olmayacak mı? Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman İbni Avf gibi seçkin sahâbeler Asr-ı saadette ticaretle uğraştıkları ve binlerce km uzaklardaki ülkelerden deve kervanları (konvoyları) ile mal getirerek Medine-i Münevvere'deki yahudi tekelini kırdıkları gibi, Kuşkusuz müslümanlar her dönemde çalışıp çabalamalı, iş güç sahibi olmalı, çağın bilim ve teknolojisinden yararlanmalı ve ticaret dahil her çeşit işleri yapmalıdır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) doğru dürüst çalışıp kazanmayı ve ticaretle uğraşmayı yasaklamıyor, aksine teşvik ediyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Güvenli doğru tüccar, (âhirette) peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle birlikte olacak. (Hâkim-Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Doğru tüccar, kıyâmet günü Arş'ın gölgesinde gölgelenecek. (Deylemî) Ancak!.. Yüce Allah buyuruyor: Öyle erler (var) ki, onları ne ticaret ne de alış veriş Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. (Çünkü) onlar kalplerin ve gözlerin (yerinden hoplayacağı) bir günden korkarlar. (Nûr, 37) Mal tutkusu insanın fıtratından kaynaklandığı için aşılması gerçekten güç bir imtihandır. Ancak doğumla başlayan dünya hayatının bir gün ölümle noktalanacağını ve korkudan kalplerin, gözlerin yerinden hoplayacağı mahşer günü sorguya çekileceklerini unutmayanlar için hiç de güç değildir. Çünkü Yüce Allah “Onları ne ticaret ne de alış veriş Allah'ı anmaktan, namazı (dosdoğru) kılmaktan ve zekâtı (tastamam) vermekten alıkoymaz. (Çünkü) onlar kalplerin ve gözlerin (yerinden hoplayacağı) bir günden korkarlar” buyuruyor. Atalarımız da “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan” diye aşırı mal tutkusundan kurtulmamız için bizi uyarmışlardır. Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahü anhü diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) sahâbelerine: “Hanginize mirasçının malı, kendi malından daha sevimlidir?” diye sordu. 457 (Sahâbeler:) “Ya Resûlallah! Hepimize kendi malımız daha sevimlidir” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Kişinin kendi malı âhirete gönderdiği, mirasçının malı da arkasından kalandır”. (Buhârî) Abdullah İbni Şihhir radıyallahü anhü diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) “Elhâkümü't-tekâsür'ü” okurken yanına geldim, şöyle buyurdu: “Âdemoğlu malım malım der. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ya da sadaka verip önden (âhirete) gönderdiğinden başka malın var mı?” (Müslim-Nesâî-Tirmizî) Malın gelir ve giderinden sorgulama Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kul, kıyâmet gününde ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile ne yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve vücudunu nerede yıprattığından sorgulanmadıkça, mahşer yerinden ayrılamaz. (Tirmizî) İnsanlar kıyâmet günü “malını nereden kazanıp nerede harcadığından” sorguya çekilecek ve malının hesabını vermeden mahşer yerinden ayrılıp cennete gidemeyecek. Bu nedenle öncelikle meşrû yollardan helâl kazanmaya, eşimize, yavrularımıza helâl lokma yedirmeye ve sonra Allah'ın (c.c.) razı olduğu yerlere harcama yapmaya çalışalım. Allah yolunda harcama Yüce Allah buyuruyor: Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, yedi başak veren bir tane (buğday tohumu) gibidir ki, her başakta yüz tane (buğday) vardır. Allah dilediğine kat kat (daha fazlasını da) verir. Allah'ın ihsanı boldur, her şeyi bilendir. (Bakara, 261) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Malını Allah yolunda harcayana, harcadığının yedi yüz katı sevap verilir. (Tirmizî-Nesâî) Toprağa tohum ekenler vakti gelince karşılığını kat kat aldıkları gibi gerçekte âhiret âleminin bir tarlası konumunda olan dünyaya mânevî tohum ekenler yani Allah yolunda harcama yapanlar da vakti gelince karşılığını kat kat sevap olarak alacak ve çok sevinecekler. Ne mutlu sağlığında eli ile malının bir kısmını Allah yolunda harcayıp âhiret âlemine yatırım yapanlara! Ne yazık malının tamamını dünyada bırakıp, âhiret âlemine boş el ile gidenlere!

MAZLUMA VE ZÂLİME YARDIM

MAZLUMA VE ZÂLİME YARDIM
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et”. Sahâbeden biri: “Ya Resûlallah! Din kardeşim mazlumsa ona yardım ederim ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Onun zulüm yapmasına engel olursun. İşte bu ona yardımdır”. (Buhârî-Tirmizî) Zulme, haksızlığa uğrayana mazlum, zulüm ve haksızlık edene de zâlim denir ve ikisine de yardım etmek gerekir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et” buyuruyor. Zâlime yardım konusunu farklı ve İslâmın özü ile çelişkili gibi algılayan sahâbelerden biri: “Ya Resûlallah! Din kardeşim mazlumsa ona yardım ederim ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim” diye sorunca, Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Onun zulüm yapmasına (daha fazla günah işlemesine) engel olursun. İşte bu ona yardımdır”. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulüm (haksızlık) yapmaz ve onu zâlime teslim etmez. Kim bir din kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı sıkıntıdan kurtarıp rahatlatırsa, Allah da kıyâmet günü o kimsenin sıkıntılarını giderir. Kim bir müslümanın kusurlarını örter (gizler) se, Allah da o kimsenin kusurlarını örter. (Buhârî-Müslim-İbni Mâce-Tirmizî-Ebû Dâvûd) Zulme, haksızlığa uğrayanlara yardım etmek, onların haklarını aramalarına yardımcı olmak ve gerektiğinde şâhitlik yapmak, onların durumunu gören, bilen ve duyan müslümanlara farz-ı kifâye; güvenlik güçleri, savcı ve yargıç gibi yetkililere ise farz-ı ayndır. Yüce Allah buyuruyor: Zulüm (haksızlık) edene sakın meyletmeyin (taraftar ve duyarsız olmayın). Sonra size de ateş dokunur. (Hûd, 113) Zulüm ve haksızlık eden kimse en yakınımız bile olsa, onun zulmü- 459 ne ortak olmamak ve onunla birlikte ateşte yanmamak için kesinlikle taraf tutmayalım ve zulme karşı duyarsız olmayalım. Çünkü zulme, haksızlığa uğrayanlara yardım etmek, onların haklarını aramalarına yardımcı olmak ve gerektiğinde şâhitlik yapmak, onların durumunu gören ve bilen müslümanlara farz-ı kifâye; güvenlik güçleri, savcı ve yargıç gibi yetkililere ise farz-ı ayn yani zorunludur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mazlumun bedduasından şiddetle sakının. Çünkü onun (bedduası) ile Allah arasında bir perde (engel) yoktur. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvûd) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kâfir bile olsa mazlumun bedduasından sakının. Çünkü onun (bedduasının) kabul olmasına bir engel yoktur. (Ahmed İbni Hanbel-Ebû Ya'lâ) Atalarımız da “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste” demişler. Küçücük bir ateş parçası koskocaman evleri, sarayları yakıp kül ettiği gibi bir mazlumun âhı da yuvaları yakıp kül ve kişileri helâk eder. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Ey kullarım! Ben zulüm yapmayı kendime haram kıldım. Onu size de haram kıldım. Sakın birbirinize zulüm yapmayın!” (Müslim)

13 Haziran 2023 Salı

MEDİNE-İ MÜNEVVERE

MEDİNE-İ MÜNEVVEREk Medine'nin tarihi Arap Yarımadasının Hicaz bölgesinde ve Kızıldeniz'in yüz kilometre doğusunda tarıma elverişli bir yerde bulunan Medine-i Münevvere ıssız bir halde iken, Hz. Mûsa'dan sonra peygamber olan ve İsrâiloğullarının başına geçen Hz. Yûşa, Amâlika kavmi ile savaşarak Kudüs ve Eriha gibi şehirleri fethedince, oradaki Amâlikalılar göç edip başka yerlere gittiler. Onlardan bir kısmı da Medine'nin bulunduğu ıssız yere gelip yerleştiler ve evler yapıp hurma ağaçları yetiştirdiler. İlk yerleşen kişinin adı Yesrib olduğu için de Medine'nin bulunduğu yere Yesrib adını verdiler. Hz. Süleyman'dan sonra Kudüs'e saldıran Bâbil Kralı Buhtunnasar (Nabukednazar), Kudüs'ü ve Mescid-i Aksâ'yı yakıp yıktı ve İsrâiloğullarından yetmiş bin kişiyi kılıçtan geçirdi. Ayrıca içlerinde Hz. Danyal ve Hz. Üzeyr'in de bulunduğu yetmiş bin kişiyi de esir alıp Bâbil'e götürdü. Katliamdan kaçıp kurtulan İsrâiloğulları (
yahudiler) etrafa dağılırken, Benî Kaynuka, Benî Kurayza ve Benî Nadîr kabileleri de Hicaz bölgesine geldiler ve Medine'nin çevresine yerleştiler. Sonra zamanla çoğalıp güçlenince, merkezdeki Amâlikalıları sürüp çıkardılar ve kendileri merkeze yerleştiler. Refah içinde yaşayan Sebe halkı şükür yerine nankörlük edince, Sebe Melikesi Belkıs'ın yaptırmış olduğu Me'rib Barajının önce köstebekler tarafından altı oyuldu, sonra Arim Seli denilen şiddetli yağışlarla setleri çöktü ve Sebe şehri sel suları altında kaldı. İlâhî gazaba uğrayan ve yurtları sel suları altında kalan Sebeliler zorunlu olarak oradan göç ederken, Hârise İbni Sa'lebe de kabilesi ile birlikte Medine'ye geldi ve yahudilerle anlaşıp şehrin dış semtlerine yerleşti. Sayısal açıdan daha kalabalık olan Hârise'nin kabilesi yavaş yavaş şehrin merkezine yerleşirken, yahudiler de şehrin dış semtlerine çekilmek zorunda kaldılar. Hârise'nin Evs ve Hazrec adında iki oğlu vardı. Hârise ölünce, kabile halkından bir kısmı Evs'e, diğer kısmı Hazrec'e bağlandı ve kabile ikiye bölündü. Ne yazık ki bu iki kardeş kabile arasına zamanla düşmanlık girdi ve yüzyıllarca aralarında korkunç savaşlar oldu. Medinelilerin İslâm'la tanışması Mekke müşriklerinin korkunç baskı, zulüm ve zorbalıkları karşısında tebliğ görevini güçlükle yapan Peygamberimiz (s.a.v.), her yıl hac mevsiminde Mekke'ye gelen yabancılarla ilgileniyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. 461 Peygamberimiz (s.a.v.) nübüvvetin (peygamberliğin) 11. yılında Akabe yakınlarında Medineli altı kişi ile karşılaştı, onlarla biraz sohbet etti, Kur'an'dan âyetler okudu ve onları İslâm'a davet etti. Okunan Kur'an'dan ve yapılan sohbetten çok etkilenen Medineliler, kısa bir şaşkınlıktan sonra birbirlerine bakıştılar, aralarında gizlice konuştular ve sonra Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular. Medine halkından ilk müslüman olan bu altı kişi, Peygamberimiz (s.a.v.) in tavsiyesi ile hacdan sonra yurtlarına döndüler ve tüm güçleri ile çalışıp Medine'de İslâm'ı yaymaya başladılar. Ertesi yıl on iki kişilik bir grup halinde tekrar Mekke'ye geldiler, Akabe'de Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşüp sohbetini dinlediler ve bu görüşmede Peygamberimiz (s.a.v.) ile “Birinci Akabe Biatı” denilen sözleşmeyi yaptılar. Medinelilerin isteği üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) de onlara, Kur'an'ı ve İslâm'ı öğretmesi için Hz. Mus'ab İbni Umeyr'i (r.a.) Medine'ye gönderdi. Hz. Mus'ab, Medine'deki müslümanlarla birlikte geceyi gündüze katarak ve zamanla yarışarak olağanüstü bir gayretle çalışınca, İslâm Medine'de hızla yayılmaya başladı. Evs kabilesinin lideri ve Medine'nin en saygın kişisi olan Sa'd İbni Muaz'ın da müslüman olması ile artık İslâm'ın önünde bir engel kalmadı ve Medine'deki müslümanlar cemaatle namaz kılmaya başladı. Medine'deki Evs ve Hazrec kabileleri İslâm'la tanışmadan önce sürekli birbiriyle savaşır ve her savaşta çok gençler ölürdü. Ölen gençlerin eşleri dul, yavruları yetim kalır, anneleri ve babaları da sürekli gözyaşı dökerdi. Evs ve Hazrec kabilesine mensup kişilerin müslüman olmaları ve birlikte yan yana cemaatle namaz kılmaları ile yüzyıllarca devam eden bu anlamsız savaşlar sona erdi ve Medine'de bayram havası oluştu. Nübüvvetin 13. yılında Hz. Mus'ab ile birlikte ikisi kadın ve yetmiş üçü erkek olmak üzere yetmiş beş kişilik bir grup tekrar Mekke'ye geldiler ve Akabe'de Peygamberimiz (s.a.v.) ile görüşüp sohbet ettiler. Bu görüşmede Medineliler canlarını, çocuklarını ve eşlerini korudukları gibi Peygamberimizi (s.a.v.) de düşmanlarına karşı koruyacakları konusunda söz verip “İkinci Akabe Biatını” yaptılar ve Peygamberimizi (s.a.v.) Medine'ye davet ettiler. İkinci Akabe Biatı'ndan sonra Mekke'deki müslümanların Medine'ye hicret etmelerine izin veren Peygamberimiz (s.a.v.), kendisi Mekke'de kalıp hicret konusunda Allah'ın (c.c.) iznini beklemeye başladı. Mekke'den hicret edip Medine'ye yerleşen müslümanlara muhâcirîn ve onlara yardım eden Medineli müslümanlara da ensâr denir. Din uğrunda yurtlarını terk edip Medine'ye hicret eden Mekkeli müslümanlara Medi- 462 ne'deki din kardeşleri sahip çıktılar ve onları gurbet ellerinde yalnız bırakmadılar. Ancak ensârın ve muhacirînin gönülleri buruk, boyunları bükük ve gözleri yaşlı idi. Çünkü sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke'de ve üstelik düşmanlarının arasında idi. Peygamberimiz (s.a.v.) in Mekke'den Medine'ye hicreti Mekke müşrikleri öldürmek amacı ile bir gece Peygamberimiz (s.a.v.) in evini kuşatınca, Hz. Cebrâil geldi ve hicret konusunda Allah'ın (c.c.) emrini getirdi. Peygamberimiz (s.a.v.) evini kuşatan müşriklerin üzerine bir avuç toprak atarak ve Yâsin Sûresinin ilk dokuz âyetini okuyarak aralarından sıyrılıp çıktı ve o geceyi başka bir yerde geçirdi. Ertesi günü Hz. Ebû Bekir ile birlikte önce Sevr Dağındaki bir mağaraya giden Peygamberimiz (s.a.v.), mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye hicret etmek üzere Hz. Ebû Bekir ile birlikte yola çıktılar. Peygamberimiz (s.a.v.) sahil yolunu izleyerek Rebiulevvel'in sekizinci Pazartesi günü Medine yakınındaki Kuba köyüne geldi. Kuba'da birkaç gün kalıp dinlenen ve oradaki müslümanlarla birlikte Kuba Mescidini yapan Peygamberimiz (s.a.v.), Medine'den kendisini karşılamaya gelenlerle birlikte Cuma günü Kuba'dan ayrıldı ve Medine'ye doğru yola çıktı. Kuba ile Medine arasındaki Rânûna Vâdisine gelindiğinde öğle vakti olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v.) vâdinin üst tarafında devesinden inip orada ilk Cuma hutbesini okudu ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı. Sonra tekrar devesine bindi ve Medine'ye (şehir merkezine) doğru hareket etti. Medineliler sabırsızlıkla ve sevinç gözyaşları ile Allah'ın son peygamberini bekliyorlardı. Gurbet ellerinde Peygamber hasreti ile yanan muhacirler! Yavrusunu kucağına alıp terasa çıkan kadınlar! Akabe'de biat eden Medineli müslümanlar! Hastalar, yaşlılar, gençler ve çocuklar yollara çıkmış sevinç gözyaşları ile son peygamber Hz. Muhammed'i bekliyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) Seniyyetü'l-Vedâ'dan Medine'ye girerken coşku ve heyecan doruğa çıktı ve Medine halkı tarihinin en büyük bayramını yaşadı. Çünkü Yüce Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed artık Medine'de ve aralarında idi. İslâm'dan önce adı Yesrib olan Medine, Peygamberimiz (s.a.v.) in Mekke'den Medine'ye hicreti ile Medine-i Münevvere (nurlanmış şehir) adını aldı ve yeni kurulan İslâm Devletinin ilk başkenti oldu. Ayrıca sözlükte Yesrib, başa kakma gibi çirkin anlamlara geldiğinden, Medine'ye Yesrib denilmesi yasaklandı. 463 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim Medine'ye Yesrib derse, Allah'tan af dilesin! O Tâbe'dir (güzeldir), o Tâbe'dir. (Ahmed İbni Hanbel-Dâre Kutnî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim bir defa Yesrib derse, (keffâret olarak) on defa Medine desin. (Buhârî) Medine'nin fazileti Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahım! Bize Mekke'yi sevdirdiğin gibi ya da daha fazla Medine'yi de sevdir. Allahım! Sa'ımıza ve müddümüze (hacim ölçülerimize) bereket ve bize sağlık ver. Sıtmayı da Cuhfe'ye naklet. (Buhârî-Müslim-Ahmed İbni Hanbel-Taberânî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahım! Medine'ye Mekke'nin iki katı bereket ver. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Medine İslâm'ın kubbesi, îman ve hicretin yeridir. (Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Medine'nin (giriş) kapılarında melekler vardır. Oraya veba (gibi salgın hastalıklar) ve Deccal giremez. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mekke ve Medine hariç, Deccal'ın ayak basmayacağı (rejiminin girmeyeceği) bir belde kalmayacaktır. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim Medine halkına kötülük yapmak isterse, Allah onu kurşunun ateşte eridiği ya da tuzun suda eridiği gibi eritir (helâk eder). (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Canım kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Medine'nin tozu (toprağı) her şeye şifadır. (Fedâilü'l-Medine) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim sabah (aç karnına) Medine'nin acve hurmasından yedi tane yerse, akşama kadar ona hiçbir sihir ve zehir zarar veremez. (Buhârî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ümmetimden kim Medine'nin (sıcağına) sıkıntılarına sabrederse, kıyâmet gününde onun için şefaatçi ve şâhit olurum. (Müslim-Tirmizî-Nesâî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kimin Medine'de ölmeye gücü yeterse, orada ölsün. Çünkü ben orada ölene şefaat ederim. (Tirmizî-İbni Mâce-Ahmed İbni Hanbel) 464 Hz. Ömer radıyallahü anhü şöyle dua ederdi: “Allahım! Bana Senin yolunda şehit olmayı ve ölümümü Resûlünün beldesinde (Medine'de) nasib eyle”. (Buhârî) Peki Hz. Ömer'in bu duası kabul oldu mu? Hz. Ömer sabah namazını kıldırırken Ebû Lü'lü adında bir mecûsi köle tarafından hançerle vurularak şehit edildi ve Medine'nin en kutsal yerine, Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına defin edildi. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Kıyâmete yakın) en son harab olacak İslâm beldesi Medine'dir. (Tirmizî-İbni Hibban) Medine'nin kutsal yerleri Hücre-i Saadet Son Peygamber Hz. Muhammed'in kabri şerifinin bulunduğu yere Hücre-i Saadet denir. Hücre-i Saadet, Peygamberimiz (s.a.v.) in hayatta iken Hz. Âişe ile birlikte yaşadığı tek odalı bir evdi. Peygamberimiz (s.a.v.) orada vefat etti, orada yıkandı, cenaze namazı orada kılındı ve yattığı divanın altına defin edildi. Medine-i Münevvere'nin en kutsal yeri Hücre-i Saadet olduğu gibi Hücre-i Saadet'in ve bütün âlemlerin en kutsal yeri de Peygamberimiz (s.a.v.) in mübarek bedenine temas eden kutsal toprak maddeleridir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir. (Taberânî-Dâre Kutnî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Vefatımdan sonra beni ziyaret eden kimse, sağlığımda beni ziyaret etmiş gibidir. Çünkü ben (kabrimde) diriyim. Kim beni ziyaret ederse, kıyâmet günü ona şefaat ederim veya (hakkında) şâhitlik ederim. (Fedâilü'l-Medine) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kabrimi ziyaret edenlere şefaatim vacib olur. (Dâre Kutnî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim haccını yapar ve vefatımdan sonra kabrimi ziyaret ederse, hayatta iken beni ziyaret etmiş gibidir. (Taberânî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim Mekke'ye gidip haccını yapar, sonra benim için mescidime gelip (kabrimi) ziyaret ederse o kimseye kabul olmuş iki (nafile) hac sevabı yazılır. (Fedâilü'l-Medine) 465 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kabrimi bayram (piknik ve eğlence) yerine çevirmeyin. Bana salâtü selâm getirin. Çünkü nerede olursanız olun, sizin salâtü selâmınız bana ulaşır. (Ebû Dâvûd) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim bana kabrimin yanında salâtü selâm getirirse, onun salâtü selâmını aracısız işitirim. Kim de uzakta iken bana salâtü selâm getirirse, melekler onu bana ulaştırırlar. (Beyhakî) Bir kimse nerede olursa olsun getirdiği her salâtü selâm, kuşkusuz görevli melekler tarafından derhal Peygamberimize (s.a.v.) ulaştırılır. Ancak hac, umre ya da başka bir nedenle Medine'ye gidip Peygamberimiz (s.a.v.) in kabrini ziyaret eden ve “Essalâtü vesselâmü aleyke ya Resûlallah!” diye salâtü selâm getiren kimsenin sözünü, Peygamberimiz (s.a.v.) bizzat duyar ve verilen selâmı alır. Mescid-i Nebî Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan namazdan bin kat daha faziletlidir. (Buhârî-Müslimİbni Mâce-Tirmizî-Nesâî-Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ben peygamberlerin sonuncusuyum, mescidim de peygamber mescidlerinin sonuncusudur. (Bezzar-İbni İshak-Tahâvî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan namazdan bin kat faziletlidir. Benim şu mescidimde kılınan bir cuma, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin cumadan faziletlidir. Benim şu mescidimde bir Ramazan ayı (orucu), Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerdeki bin Ramazan ayından faziletlidir. (Beyhakî) Dünyadaki son peygamber mescidi olan Mescid-i Nebî'deki bir namaz, Mescid-i Haram (Kâbe) hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğu gibi Mescid-i Nebî'deki her çeşit ibâdetler de bin kat daha faziletlidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim bir vakti kaçırmaksızın benim mescidimde kırk vakit (sekiz gün) namaz kılarsa, onun için cehennemden ve azaptan kurtuluş berâtı yazılır ve nifaktan uzaklaşır. (Ahmed İbni Hanbel-Taberânî) 466 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Üç mescidin dışında hiçbir mescid için (özel) yolculuk yapılmaz. Benim mescidim, Mescid-i Haram (Kâbe) ve Mescid-i Aksâ. (Buhârî-Müslim) Ravza-i Mutahhara Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. (BuhârîMüslim-Nesâî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kabrimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. (Tahâvî) Peygamberimiz (s.a.v.) in, “Evimle (ve diğer bir rivayette) kabrimle minberim (hutbe okuduğum yer) arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” dediği yere Ravza-i Mutahhara denir. Burası Mescid-i Nebî'nin özü, aslı ve en faziletli yeridir. Çünkü burasını Peygamberimiz (s.a.v.) kendisi de bizzat çalışarak sahâbeleri ile birlikte yaptı ve yıllarca içinde namaz kıldı. Cennet'ül-Bakî Mescid-i Nebî'nin doğu tarafında bulunan Medine kabristanlığına Cennet'ül-Bakî denir. Buraya ilk gömülen sahâbe muhâcirinden Osman İbni Maz'un radıyallahü anhü'dür. Âişe radıyallahü anha diyor ki: Resûlullah (s.a.v.) gecenin sonuna doğru Bakî'ye (kabristana) gider ve “Es-Selâmü aleyküm ey mü'minler diyarı! Yarın için geleceği va'dolunan şey (ölüm) size geldi. İnşâAllah biz de arkanızdan geleceğiz” diye selâm verir ve sonra, “Allahım! Bakîu'l-garkad ehlini mağfiret eyle” diye dua ederdi. (Müslim-Nesâî-Beyhakî) Cennet'ül-Bakî'nin bulunduğu yerde önceleri, “garkad” denilen kısa, bodur ve dikenli ağaçlar vardı ve bu nedenle oraya “Bakîü'l-garkad” denirdi. Zamanla o ağaçlar temizlenip Medine halkının genel kabristanlığı olunca, “Cennet'ül-Bakî” adını aldı. Cennet'ül-Bakî dünyanın en kutsal mezarlığıdır. Çünkü orada Peygamberimizin damadı Hz. Osman, amcası Hz. Abbas, halası Hz. Sâfiye, sütannesi Hz. Halîme, eşi Hz. Âişe, küçük oğlu Hz. İbrahim, kızları Hz. Rukayye, Hz. Ümmü Gülsüm, Hz. Fâtıma, torunu Hz. Hasen ve aşere-i mübeşşereden Hz. Abdurrahman İbni Avf ile Hz. Sa'd İbni Ebî Vakkas başta olmak üzere, yaklaşık on bin sahâbe ile tâbiin, tebe-i tâbiin, evliya-i kiram ve sülehâdan yüz binlerce kişi yatmaktadır. 467 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Kıyâmet günü) yüzleri dolunay gibi parlak yetmiş bin kişi Bakî kabristanından kaldırılacak ve onlar hesaba çekilmeden cennete gidecekler. (Ebû Dâvûd-İbni Hibban-Taberânî-Hâkim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Azîz ve Celîl olan Allah şu yerden (Cennet'ül-Bakî'den), yüzleri dolunay gibi parlak yetmiş bin kişiyi kabirlerinden kaldıracak ve bunlar hesaba çekilmeden cennete gidecekler. Ayrıca bunların her biri yetmiş bin kişiye de şefaat edecekler. (Deylemî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim bizim şu kabristanımıza (Cennet'ül-Bakî'ye) defnolursa (gömülürse), onun için şefaatçi ve şâhit oluruz. (Fedâilü'l-Medine) Ne mutlu Medine'de takvâ üzere yaşayıp îman ile ölenlere ve Cennet'ülBakî'ye defnolunup onlarla birlikte mahşer yerine gidenlere!.. Uhud Dağı Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Uhud Dağı bizi sever, biz de onu severiz. (Buhârî-Müslim-Ahmed İbni Hanbel) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Uhud Dağı bizi sever, biz de onu severiz. Çünkü o cennet dağlarından bir dağdır. (Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Uhud Dağı bizi sever, biz de onu severiz. Oraya gittiğiniz zaman deve dikeni bile olsa, oranın bitkilerinden bir şey yiyin. (Buhârî) Medine'nin yaklaşık beş kilometre kuzeyindeki Uhud Dağı, dünyanın en kutsal dağlarından biridir. Hücre yığınından oluşan insanlar da sevgi ve nefret duyguları olduğu gibi kuşkusuz atom yığınlarından oluşan dağlarda da sevgi ve nefret duyguları vardır. Hz. Musa'ya Tûr Dağında ve Hz. Muhammed'e Nûr Dağında vahiy gelip peygamberlik verildiği gibi pek çok evliyalar da dağlara, mağaralara çekilmiş ve orada mânevî mâkamlara ulaşmışlardır. Uhud şehitleri Hicretin üçüncü yılında yapılan Uhud Savaşında, Mekke müşriklerinin attığı taş ve oklarla Peygamberimiz (s.a.v.) in iki dişi kırıldı, yanağı ve dudağı yarıldı. Ayrıca Hz. Hamza, Hz. Mus'ab ve Hz. Abdullah İbni Cahş gibi sahâbeler başta olmak üzere yetmiş şehit verdik. Bunlar Allah yolunda ve 468 din uğrunda ölen gerçek şehitler oldukları için, yıkanmadan ve özel kefenlere sarılmadan cenaze namazları kılındı ve şehit oldukları yere yani Uhud Dağının eteklerine defnolundular. Sehl İbni Sa'd radıyallahü anhü diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) Uhud şehitlerinin yanında durdu ve buyurdu ki: “Kıyâmet günü Azîz ve Celîl olan Allah katında bu şehitler için (din için şehit oldular diye) şâhitlik edin. Nefsim kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, kıyâmete kadar onlara kim selâm verirse, selâmının karşılığını verirler (sana da selâm olsun derler)”. (Begavî-İbni Hibban-Hâkim) Abdullah İbni Ömer radıyallahü anhüma diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) Uhud şehitlerine uğradı ve dedi ki: “Şehâdet ederim ki, siz Allah katında dirisiniz”. (Sonra bize dedi ki:) “Onları ziyaret ediniz ve onlara dua da ediniz. Muhammed'in nefsi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, kıyâmete kadar onlara kim selâm verirse, karşılığını verirler”. (Taberânî) Abbad İbni Ebî Sâlih radıyallahü anhü diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) Uhud şehitlerini ziyaret eder ve şöyle selâm verirdi: “(Din uğrunda, düşman karşısında) sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun! (Geçici dünya) yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Fedâilü'l-Medine) Kuba Mescidi Yeryüzündeki mescidler arası fazilet (üstünlük) sıralamasına göre, birincisi Mekke'deki Mescid-i Haram, ikincisi Medine'deki Mescid-i Nebî, üçüncüsü Kudüs'teki Mescid-i Aksâ ve dördüncüsü Kuba'daki Kuba Mescidi'dir. Çünkü Kuba Mescidini de Peygamberimiz (s.a.v.) oradaki sahâbeleri ile birlikte yapmış ve ilk taşı mübarek eli ile bizzat kendi koymuştur. Abdullah İbni Ömer radıyallahü anhüma diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) binekli ya da yaya olarak Kuba Mescidini ziyaret eder ve orada iki rek'at namaz kılardı. (Buhârî-Müslim) Bir diğer rivayete göre de, Peygamberimiz (s.a.v.) her cumartesi günü binekli ya da yaya olarak Mescid-i Kuba'ya giderdi. Peygamberimiz (s.a.v.) in aşırı yoğun işlerinden vakit ayırıp bazen binekli ve bazen bineksiz yaya olarak her cumartesi günü Kuba Mescidini ziyaret etmesi ve orada en az iki rek'at namaz kılması, Kuba Mescidinin fazileti hakkında en büyük kanıttır. 469 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kuba Mescidinde namaz kılmak, umre yapmak gibidir. (Buhârî-İbni MâceTirmizî-Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse evinde temizlense (abdest alsa) sonra Kuba Mescidine gelip namaz kılsa, onun için bir umre sevabı vardır. (İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse güzelce abdest alsa sonra Kuba Mescidinde iki rek'at namaz kılsa, onun için bir umre sevabı vardır. (Taberânî) Medine'de Peygamberimiz (s.a.v.) in tarihsel izleri Medine'nin her tarafında, dağında, taşında, misk-i anber kokan toprağında Peygamberimiz (s.a.v.) ile ilgili tarihsel izler, acı ve tatlı hatıralar vardır. Önemli olanı Medine-i Münevvere'yi bir turist gibi değil, Peygamberimiz (s.a.v.) in aşkı ile yanarak, bol bol salâvat-ı şerîfe getirerek gezmeli ve O Resûlü's-sekaleyni (insanların ve cinlerin peygamberini) görememenin ve O'na sahâbe olamamanın hüznünü ve burukluğunu yaşamalıdır. Ey bâd-ı saba! Uğrarsa yolun semt-i Haremeyne, Ta'zimimi arz eyle, Resûlü's-sekaleyne. Şâhidim arz-u semâ'dır, bütün ecrâmîle, Aşıkım sıdk ile ben, Hazret-i şâh-ı Resûle. Yansa da kalbim bu hasret ile, Tâkatı yok dilimin halimi takrire bile. Ey bâd-ı saba! Uğrarsa yolun semt-i Haremeyne, Selâmımı arz eyle, Resûlü's-sekaleyne!.. Allahım! Adâletin simgesi olan Ömer kuluna, şehit olarak ölmeyi ve Medine-i Münevvere'de Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına defin olmayı nasib eylediğin gibi, Bu günahkâr Ahmet kuluna da şehit olarak ölmeyi ve Medine-i Münevvere de Cennet'ül-Bakî Kabristanına defin olmayı nasib eyle!.. Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidina Muhammed ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn ve'l-hamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn...

MEHDİ VE MEHDÎLİK MAKÂMI

MEHDİ VE MEHDÎLİK MAKÂMI
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mehdi, benim neslimden ve (kızım) Fâtıma'nın evlâtlarındandır. (Ebû Dâvûd-İbni Mâce-Hâkim-Taberânî) Her dönemde yalancı peygamberler ve yalancı evliyalar ortaya çıktığı gibi kuşkusuz yalancı mehdiler de ortaya çıkacağından, Peygamberimiz (s.a.v.) bizi uyarıyor ve gerçek Mehdi'nin, ancak kendi temiz neslinden ve kızı Hz. Fâtıma'nın evlâtlarından (torunlarından) olacağını haber veriyor. Bu hadîs-i şerîfe göre, soyu Peygamberimiz (s.a.v.) in temiz nesline dayanmayan ve kızı Hz. Fâtıma'nın evlâtlarından (torunlarından) olmayan kimse gerçek mehdi değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mehdi'nin adı, benim adım (gibi Muhammed) ve babasının adı babamın adı (gibi Abdullah) olacak. (İbni Asâkir) Peygamberimiz (s.a.v.) önceki hadîs-i şerif'de gerçek Mehdi'nin soyunu, bu hadîs-i şerifde de gerçek Mehdi'nin kimliğini açıklıyor ve “Mehdi'nin adı, benim adım (gibi Muhammed) ve babasının adı babamın adı (gibi Abdullah) olacak buyuruyor. Mehdîlik makâmı Son peygamber Hz. Muhammed'in vefatı ile peygamberlik dönemi kapandığından, Hz. Mehdi peygamber değil veli (evliya) olacak. Ancak mâkamı kutuplardan, müceddid evliyalardan üstün ve ilimde de müctehidîn-i mutlak derecesinde olacağından, sadece onun ictihadı geçerli olacak. Peygamberlerin nebî, resûl, ulü'l-azm ve hâtemü'l-enbiya gibi farklı mâkamları vardır. Ancak hâtemü'l-enbiya mâkamı tektir ve onun sahibi sadece Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Evliyaların da ricâlullah, ricâü'l-gayb, üç yüzler, kırklar, yediler, kutuplar, müceddidler ve mehdilik gibi farklı mâkamları vardır. Bunlardan mehdilik mâkamı da tektir ve onun sahibi sadece Peygamberimiz (s.a.v.) in neslinden gelecek olan gerçek Mehdi, Abdullah oğlu Muhammed'dir. 471 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Kıyâmete yakın) yeryüzü zulüm ve fitnelerle dolduğu zaman, Allah benim neslimden adı benim adım (Muhammed) ve babasının adı, babamın adı (Abdullah) olan birini çıkaracak ve yeryüzü daha önce zulüm ve fitnelerle dolduğu gibi o da adâlet ve huzurla dolduracak. İşte o zaman gökyüzünden yağmurlar, yeryüzünden bereketler fışkıracak, çok bolluk, bereket olacak ve (Mehdi) aranızda yedi, sekiz ya da en fazla dokuz yıl kalacak. (Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim ehl-i beytimden (neslimden) yüzü nurlu ve burnu yumru biri yeryüzüne hâkim olmadıkça kıyâmet kopmaz. Ondan önce yeryüzü zulümle dolduğu gibi o da adâletle doldurur ve yedi sene hüküm sürer. (Müslim-Ahmed İbni Hanbel-Ebû Ya'lâ) Kıyâmete yakın yeryüzü zulüm ve fitnelerle dolduğu, terör olayları arttığı ve din düşmanlarının egemen olduğu bir zamanda, Allah (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.) in neslinden, kızı Hz. Fâtımâ'nın evlâtlarından ve Hz. Hüseyin'in torunlarından, adı Muhammed ve babasının adı Abdullah olan büyük bir veliye mehdilik görevini verecek ve onu yeryüzüne hâkim (egemen) kılacak. En kuvvetli görüşe göre Hz. Mehdi Mekke'de ortaya çıkınca bütün evliyalar ona tâbi olacak ve Eshâb-ı Kehf de uykudan uyanıp mağaradan çıkacak ve ona yardımcı olacak. Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve Hz. Mehdi ortaya çıkınca, âdeta Asr-ı saadetteki gibi mânevî bir atmosfer oluşacak ve yeryüzündeki bütün müslümanlar tek devlet olacak. Müslümanlar Hz. Mehdi'nin etrafında birleşip tek devlet ve tek yumruk olunca, siyonizm belâsı ortadan kalkacak ve yeryüzüne gerçek adâlet, huzur ve mutluluk gelecek. Hz. Mehdi kesinlikle sadece bir cemaatin ya da bir grubun değil, bütün İslâm âleminin lideri ve yeryüzünün egemeni olacak.

MEKKE-İ MÜKERREME

MEKKE-İ MÜKERREME
k Mekke'nin tarihi Arap Yarımadasının, Hicaz bölgesinin ve dünyanın en kutsal şehri olan Mekke-i Mükerreme, bir zamanlar kuşların uçmadığı, kervanların (deve konvoylarının) geçmediği ve ilkel aşiretlerin bile yaşamadığı ıssız ve susuz bir çöl halinde idi. Hz. İbrahim Urfa'dan hicret edip Filistin'e yerleşince, gurbet acısını unutması için Allah (c.c.) ona çok sevimli bir evlât (İsmail'i) verdi. Ancak en büyük belâlar (imtihanlar) peygamberlerin ortak kaderi olduğundan Hz. İbrahim henüz yavrusunu kucağına alıp doyasıya sevmeden, onu annesi ile birlikte ıssız bir yere (Kâbe'nin yakınına) götürüp bırakması emredildi. Hz. İbrahim çok sevdiği yavrusu Hz. İsmail ile annesi Hz. Hacer'i devesine bindirip Kâbe'nin yanındaki (o zaman Kâbe yoktu) ıssız ve susuz bir yere götürdü. Yanlarına bir kırba (kap) su ile bir kırba hurma bıraktı, Allah'a emanet etti ve ardına bakmadan gözyaşları ile geri döndü. Hz. Hacer acıkınca çabuk tükenmesin diye hurmaları yavaş yavaş çiğneyerek açlığını gidermeye ve susayınca, suyu yudum yudum içerek susuzluğunu gidermeye çalıştı ama zamanla hurma da suda tükendi ve Hz. Hacer ıssız çöllerde yavrusu ile birlikte aç ve susuz kaldı. Açlıktan yavrusu ağlıyor, Hz. Hacer çaresizlikten kıvranıyor ve göğsünden bir damlacık süt gelmiyordu. Bir ara ümidi tükenir gibi oldu ve “su, su” diye Safâ ile Merve tepeleri arasında şaşkın şaşkın koşmaya başladı. İşte o anda bir ses duydu ve koşup yavrusunun yanına gelince, yerden tertemiz bir suyun kaynayıp çıktığını gördü. Bu su dünyada eşi olmayan, açlığa, susuzluğa ve her derde şifa olan Zemzem suyu idi. Dağılıp gitmemesi ve bir damlasının bile ziyan olmaması için önce elleriyle bir kuyucuk açtı ve ardından yavrusuna bol bol su içirdi. Sonra kendisi de kana kana içince hayata yeniden dönmüş gibi zinde oldu, göğüsleri sütle doldu ve yavrusunu kucağına alıp doyasıya emzirdi. Su sesine önce kuşlar geldi ve orada uçuşup Hz. Hacer ile iletişim kurmaya başladı. Ardından kuyuları kuruduğu için sulak bir yer arayan Cürhüm Kabilesi de uçuşan kuşları görünce, Zemzem kuyusunun bulundu- 473 ğu yere geldiler ve Hz. Hacer ile anlaşıp oraya yerleşmeye karar verdiler. Her yaşta kadın ve erkek develerinden inip geçici çadırlarını kurunca orası şenlendi, sonra taş toplayıp kalıcı konutlar yapınca, ıssız çöl küçücük bir kasabaya dönüştü. Hz. Hacer artık mutluydu. Çünkü yavrusu çocuklarla oynarken, o da kadınlarla sohbet ediyor ve deve yününden yavrusuna giysiler örüyordu. Hz. İbrahim de Allah'ın izni ile Filistin'den yılda bir defa gelip onları ziyaret ediyor ve devesinden inmeden geri dönüp gidiyordu. Mekke'nin fazileti Yüce Allah buyuruyor: Hani İbrahim demişti ki: “Rabbim! Burasını (Mekke'yi) emin belde kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe îman edenleri de çeşitli meyvelerle rızıklandır”. (Allah) buyurdu ki: “İnkâr edeni de (dünyada) az bir süre (nimetlerden) yararlandırır, sonra cehennem azabına iletirim. O varacağı yer (cehennem) ne kötüdür!” (Bakara, 126) Hz. İbrahim eşi ile çocuğunu Kâbe'nin yakınındaki (o zaman Kâbe yoktu) ıssız ve susuz bir çölde yapayalnız bırakıp giderken gözyaşları ile, “Rabbim! Burasını (Mekke'yi) emin (güvenli) belde kıl, halkından Allah'a ve âhiret gününe îman edenleri de çeşitli meyvelerle (doğal ve bitkisel gıdalarla) rızıklandır” diye dua etti. Peki Hz. İbrahim'in duası kabul oldu mu? Yüce Allah buyuruyor: İncire, zeytine, Sina Dağına ve şu emin beldeye (Mekke'ye) andolsun. (Tîn, 1-2-3) Yüce Allah “Şu emin beldeye (Mekke'ye) andolsun” buyurduğuna göre Hz. İbrahim'in duası kabul oldu ve Mekke-i Mükerreme emin (güvenli) belde oldu. Yüce Allah buyuruyor: Çevrelerindeki insanlar kapılıp kaçırılırken, bizim Harem'i (Mekke ve çevresini) nasıl güvenli bir yer yaptığımızı görmüyorlar mı? (Ankebût, 67) Köle tacirleri İslâm öncesi cahiliye döneminde Mekke ve Harem bölgesi dışındaki kabilelere sık sık baskınlar düzenleyip genç kadınları ve çocukları kaçırıyor ve köle pazarlarında satıyorlardı. Ancak Mekke ilâhî teminat altında güvenli belde olduğundan, Mekke ve Harem bölgesi halkına bunlar “Ehli Haremdir” diye dokunamıyorlardı. Mekke ve Harem bölgesi insanlar açısından güvenli bir yer olduğu gibi 474 o bölgede yaşayan av hayvanları ve kendiliğinden yetişen her çeşit ağaç ve bitki türleri için de güvenli bir yerdir. Çünkü Mekke'nin Harem bölgesinde (çevresinde) kendiliğinden yetişen ağaçları kesmek, otları, dikenleri koparmak ve av hayvanlarını avlamak yasaktır. Yüce Allah buyuruyor: Biz onları (Mekke halkını) kendi katımızdan rızıklandırmak için her çeşit meyvelerin (ve tarım ürünlerinin) toplanıp getirildiği güvenli bir yere yerleştirmedik mi? (Kasas, 57) Günümüzde de dünyanın her tarafından en güzel meyvelerin ve her çeşit tarım ürünlerinin Mekke'ye ve Medine'ye bol bol getirildiğini görüyor ve şükrediyoruz. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mekke ve Medine hariç, Deccal'ın ayak basmayacağı (rejiminin girmeyeceği) bir yer yoktur. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mekke ve Medine dışında, Deccal'ın ayak basmadığı (girmediği) bir yer kalmaz. Mekke ile Medine'nin bütün giriş yollarında saf tutmuş melekler vardır, onlar bu iki şehri korur. (Buhârî-Müslim-İbni Mâce) Mekke'nin kutsal yerleri Kâbe Yüce Allah buyuruyor: Kuşkusuz âlemlere bereket ve hidâyet olmak üzere insanlar için kurulan ilk ev (ma'bed), Mekke'de (Kâbe) dir. (Âl-i İmrân, 96) Yeryüzündeki ilk ma'bed (ibâdet edilen yer), Mekke'deki Kâbe'dir. Hz. Âdem'den önce de Kâbe'nin bulunduğu yerde inciden bir yapı vardı ve yeryüzündeki melekler onu tavaf ediyordu. Ancak meleklerin tavaf ettiği yapı (Kâbe) Nuh Tûfanında gökyüzüne kaldırıldı ve Kâbe'nin olduğu yer Hz. İbrahim'in zamanına kadar boş ve ıssız kaldı. Allah (c.c.) Hz. İbrahim'e Kâbe'yi yapmasını emredince, hemen Mekke'ye geldi ve oğlu Hz. İsmail'e kendisine yardımcı olmasını söyledi. Yüce Allah buyuruyor: İbrahim, İsmail ile birlikte Beyt'in (Kâbe'nin) temellerini yükseltirken dediler ki: “Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul et. Kuşkusuz sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin”. (Bakara, 127) Hz. İsmail yedi tepeden taş taşıyıp ve çamur karıp babasına yardım ediyor, Hz. İbrahim de Kâbe'nin temellerini ve duvarlarını örüyordu. Bu kut- 475 sal görevi yaparken Hz. İbrahim ile Hz. İsmail dediler ki: “Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul et. Kuşkusuz sen her şeyi işiten, her şeyi bilensin”. Kâbe'nin inşaatı tamamlanınca, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail (iki peygamber) ilk tavafı yaptılar ve Nuh Tûfanından beri garip olan Mekke şehri de yeniden kutsal bir yapıya kavuştu. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in başlattığı tavaf, İslâm öncesi câhiliye döneminde yanlış bir şekilde de olsa devam etti. Hicretin 9. yılında Yüce Allah “Oraya (Kâbe'ye gitmeye) bir yol bulana (gücü yetene) Beyt-i (Kâbe'yi) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” (Âl-i İmrân 97) buyurunca, dünyanın neresinde olursa olsun, oraya gitmeye gücü yeten bütün müslümanlara Kâbe'yi tavaf etmeleri ve haccın diğer şartlarını yerine getirmeleri farz oldu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bu Beyt-i (Kâbe'yi) çok tavaf edin. Çünkü o iki defa yıkıldı, üçüncüsünde (yeryüzünden) kaldırılacak. (Hâkim-Bezzar-İbni Hibban) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Habeşlilerden ince bacaklı biri (kumandan), Kâbe'yi harap edecek. (Buhârî-Müslim) Ebrehe'nin ordusu Kâbe'yi yıkmak için Yemen'den geldiği zaman, son peygamber henüz ana karnında idi ve tebliğ görevine daha başlamamıştı. Kâbe, son peygamberin ve ümmetinin kıblesi olacağı ve hac ibadeti onlara farz olacağı için Yüce Allah Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin ordusunu helâk etti. İsrâiloğulları ilâhî emirleri uygulamayınca ve peygamberlerinin yolundan sapınca, Bâbil ve Roma orduları Mescid-i Aksâ'yı yakıp yıktıkları gibi müslümanlar da ilâhî emirleri uygulamayınca ve Peygamberimiz (s.a.v.) in yolundan ayrılınca, Habeş ordusu Kâbe'yi yıkacak ve ardından kıyâmet kopacak. Kâbe'nin rükünları Kâbe'nin dört köşesi vardır ve bu köşelere rükün denir. Hacer-ülEsved'in bulunduğu doğuya karşı olan köşesine Rükn-i Hacer-ül-Esved, Şam'a karşı olan köşesine Rükn-i Şâmî, Irak'a karşı olan köşesine Rükn-i Irakî ve Yemen'e karşı olan köşesine Rükn-i Yemânî denir. Bu rükünlardan en faziletlisi Rükn-i Hacer-ül-Esved'dir. Bu nedenle tavafa Rükn-i Hacer-ül Esved'den başlanır ve tavaf orada tamamlanır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Hacer-ül-Esved cennettendir ve (indirildiği zaman) kardan daha beyazdı. Onu ancak şirk ehlinin günahları kararttı. (Ahmed İbni Hanbel-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Hacer-ül-Esved, cennet yakutlarından bembeyaz bir yakuttu. Onu 476 ancak müşriklerin günah (kâr el) leri kararttı. O, kıyâmet günü Uhud Dağı gibi mahşere getirilecek, dünyada kendisini istilâm edenler (el süren ya da selâmlayanlar) ile öpenlere şâhitlik edecek. (İbn-i Huzeyme) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah kıyâmet günü Hacer-ül-Esved'i mahşer yerine getirecek. (O zaman) onun iki gözü olacak, onlarla bakacak ve bir dili olacak onunla konuşacak ve kendisini hakkıyla istilâm eden (elini süren ya da karşıdan selâmlayanlar) için şâhitlik yapacak. (Tirmizî) Mescid-i Haram Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan namazdan bin kat daha faziletlidir. Mescid-i Haram'da kılınan namaz da, diğer mescidlerde kılınan namazdan yüzbin kat daha faziletlidir. (Ahmed İbni Hanbel-İbni Mâce) Kâbe'nin çevresindeki namaz kılınan ve tavaf yapılan yere Mescid-i Haram denir. İster farz ve ister nafile olsun Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan namazdan yüz bin kat daha faziletlidir. Hz. Ömer'den önce Kâbe'nin etrafında açık bir alan ve alanın etrafında da karmaşık bir şekilde evler vardı. Allah'ın (c.c.) vaadettiği fetihler Hz. Ömer'in halifeliği zamanında hızla gerçekleşince ve müslümanların sayısı çığ gibi artınca, Kâbe'nin etrafındaki alan hacılara dar gelmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Ömer Kâbe'nin yakınındaki evleri istimlâk edip yıktırdı, etrafını yaklaşık bir metre yüksekliğinde duvarla çevirdi ve Mescid-i Haram karmaşık yapılardan kurtuldu. Mâkam-ı İbrahim Hz. İbrahim Kâbe'nin temellerini örerken, Hz. İsmail de yedi tepeden taş taşıyıp çamur karıyor ve babasına yardım ediyordu. Temeller yükselip duvarlara sıra gelince Hz. İsmail, Ebû Kubeys Dağından büyük bir taş getirdi ve Hz. İbrahim o taşın üstüne çıkıp Kâbe'nin duvarlarını örmeye başladı. Duvarlar yükseldikçe o taş da yükseliyor ve Hz. İsmail babasına taş ve çamur verirken o taş da alçalıyordu. İşte Mâkam-ı İbrahim denilen ve Kâbe'nin yakınında özel bir muhafaza içinde bulunan mübarek taş odur ve üzerinde Hz. İbrahim'in çıplak ayak izleri vardır. Zemzem suyu Zemzem kuyusu, Mescid-i Haram'ın içinde ve Hacer-ül-Esved'in bulun- 477 duğu köşenin karşısında idi. 1963 yılında metaf'ın (tavaf edilen yerin) genişletilmesi için yapılan çalışmalarda, Zemzem kuyusu ve Birinci Abdülhamîd Hanın Zemzem kuyusu için yaptırmış olduğu özel oda zeminden birkaç metre aşağı indirildi ve üzeri metaf için düzenlendi. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Zemzem suyu ne için içilirse, ona yararlıdır. Eğer şifa niyeti ile içersen, Allah sana şifa verir. Eğer bir şeyden (hastalıktan) sığınmak için içersen, Allah seni ondan korur. Eğer susuzluğunu gidermek için içersen, Allah seni suya kandırır. Eğer açlığını gidermek için içersen, Allah seni doyurur. O, İsmail için Cebrâil'in ayağını (ya da kanadını) yere vurması ile çıkmıştır. (Hâkim-Dâre Kutnî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Zemzem suyu her derde şifadır. (Deylemî) Safâ ve Merve Safâ ile Merve, Kâbe'nin yakınında iki kutsal tepedir. Hz. Hacer su aramak için bu iki tepenin arasında yedi defa gidip gelmiş ve sonunda dünyada eşi olmayan bir suya kavuşmuştu. Hac ya da umre için Kâbe'yi tavaf ettikten sonra bu iki tepe arasında yedi defa sa'y yapanlar da âhirette Kevser suyuna kavuşur ve kana kana içerler. Mekke'nin fethinden önce bu iki tepenin üzerinde birer put (heykel) vardı ve müşrikler onları tavaf (ziyaret) ederlerdi. Gerçi Mekke'nin fethinde diğer putlar gibi bu putlar da kırılıp atıldı ama yine de günah olur korkusu ile bazı müslümanlar Safâ ile Merve arasında sa'y yapmaktan çekinince, Yüce Allah buyurdu: Kuşkusuz Safâ ile Merve Allah'ın şeâirinden (ibret alınacak alâmetlerinden) dir. Kim Beyt-i hacceder (hac tavafı yapar) ya da umre yaparsa, onları (Safâ ile Merve'yi) tavaf (sa'y) etmesinde bir vebal yoktur. (Bakara, 158) Harem Mekke-i Mükerreme ve çevresinde kendiliğinden yetişen ağaçların kesilmesi, kendiliğinden yetişen bitkilerin, dikenlerin koparılması ve hayvanların avlanması yasak olan bölgeye Harem denir. Mekke hareminin sınırlarını Hz. İbrahim işaretledi ve belirli yerlere taşlar dikti. Mina Mekke-i Mükerreme'nin yaklaşık 6 km doğusunda bulunan Mina, hacda şeytan taşlama ve kurban kesme yeridir. Hacıların terviye günü (arefeden 478 bir gün önce) sabah namazını Kâbe'de kıldıktan sonra Mina'ya gitmeleri ve orada o günün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazı ile ertesi arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra Arafat'a gitmeleri sünnettir. Arafat dönüşü Müzdelife'den sonra tekrar Mina'ya gelinir ve Akabe'de şeytan taşlandıktan sonra kurban kesilip tıraş olunur ve ihramdan çıkılır. Arafat Mekke-i Mükerreme'nin yaklaşık 20 km güneydoğusunda bulunan Arafat, hacda vakfe yapma yani ayakta dua yapma yeridir. Arefe günü Arafatta vakfe yapmak haccın en önemli farzlarından biri olduğundan, Peygamberimiz (s.a.v.): “Hac Arafattır”. buyurdu. (Ebû Dâvûd-Tirmizî) Arafatın en önemli yeri Cebel-ür-rahme (Rahmet Dağı) dır. Peygamberimiz (s.a.v.) Cebel-ür-rahme'nin yanında vedâ hutbesini okudu ve Hz. Âdem de Cebel-ür-rahme'nin üstünde Hz. Havva'yı karşıdan görüp tanıdı. Müzdelife Mina ile Arafat arasındaki Müzdelife, hacda Arafattaki gibi vakfe yapma ve şeytan taşlama için taş toplama yeridir. Müzdelife'nin en faziletli yeri Meş'ar-i Haram olduğundan, Yüce Allah buyuruyor: Arafat'tan (Müzdelife'ye doğru) akın ettiğiniz zaman, Meş'ar-i Haram'ın yanında Allah'ı (telbiye ve dua ile) anın. (Bakara, 198) Nur Dağı Peygamberimiz (s.a.v.) kırk yaşına yaklaşınca sık sık Mekke ile Mina arasındaki Nur Dağına gider, orada günlerce kalır ve Yüce Allah'ın kudret ve azametini tefekkür ederdi. Yine bir gün Nur Dağındaki Hıra mağarasında yerlere, göklere bakıp evrendeki denge-düzeni ve bunları yaratıp yöneten Yüce Allah'ın kudretini tefekkür ederken, ufukta Hz. Cebrâil belirdi ve “Oku ya Muhammed!” diye ilk vahyi getirdi. Sevr Dağı Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke'den hicret ederken Hz. Ebû Bekir ile birlikte Sevr Dağındaki bir mağarada üç gün kaldı ve “Mahzun olma (üzülme)! Çünkü Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 40) âyet-i kerîmesi burada nâzil oldu. Ebû Kubeys Dağı Kâbe'nin doğusunda ve Hacer-ül-Esved'in karşısında olan bu dağ, Kâbe'ye çok taşlar vermiş ve Hz. İbrahim bu dağın üzerinde insanları hacca davet etmişti. 479 Cennet-ül-Muallâ Mekke kabristanına “Cennet-ül-Muallâ” denir. Bu kabristanda, başta Peygamberimiz (s.a.v.) in yirmi beş yıllık hayat arkadaşı, sevgili eşi, mü'minlerin annesi ve kadınlardan ilk îman eden Hadîce-tül-Kübrâ radıyallahü anha olmak üzere pek çok sahâbe ve değerli mü'minler yatmaktadır. Beyt-i Mevlid-i Nebevî Beyt-i Mevlid-i Nebevî yani Peygamberimiz (s.a.v.) in doğduğu ev, Mekke'nin doğu tarafında Şiab-ı Ebû Tâlib caddesindedir. Peygamberimiz (s.a.v.) doğduğu evde çok az kaldı. Çünkü 0-4 yaş arası sütannesi Hz. Halîme'nin evinde, 4-6 yaş arası yani sadece iki yıl Hz. Âmine ile birlikte doğduğu evde, 6-8 yaş arası dedesi Abdülmuttalib'in evinde, 8-25 yaş arası amcası Ebû Tâlib'in evinde ve 25 yaşından sonra eşi Hz. Hadîce-tülKübrâ'nın evinde kaldı.

MELEKLERE îMAN

MELEKLERE îMAN
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Melekler nurdan, cinler saf ateşten (ısıdan) ve Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratıldı. (Müslim-Ahmed İbni Hanbel) Yüce Allah'ın madde âlemi için koymuş olduğu “kevnü'l-fesad” (oluşumbozulma) kanunları gereği madde âlemindeki bitki, hayvan, cin ve insan türü canlılar, belirli maddelerden (atomlardan) belirli sebepler kuralı doğrultusunda ve belirli zaman birimleri içinde aşamalı bir şekilde yaratılır ve yavaş yavaş gelişip olgunlaşır. Sonra geriye sayım işlemi başlar ve ölüp aslına döner. Âlem-i emir denilen madde ötesi (metafizik) âlemlerde ise madde, sebep, zaman ve kevnü'l-fesad (oluşum-bozulma) kanunları olmadığından, âlem-i emirde her şey Yüce Allah'ın sadece bir kün (ol) emri ile yaratılır ve sürekli aynı halde kalır. Melekler ve yaşam koşulları Nurdan yaratılan ve madde ötesi ruhsal varlıklar olan melekler de madde, sebep, zaman ve kevnü'l-fesad kanunlarının dışında
sadece 480 Yüce Allah'ın bir kün (ol) emri ile yaratıldıkları için, hiçbir değişim sürecine uğramadan sürekli aynı halde kalır ve kıyâmete kadar yaşarlar. Ayrıca meleklerin yaşam koşulları insanlar gibi maddeye yani havaya, suya ve gıdalara bağımlı olmayıp doğrudan Yüce Allah'ın “Hayy” esmasına bağlı olduğundan, yemezler, içmezler, havayı solumazlar, güneşin enerjisinden, yıldızların şualarından ve çekim gücünden etkilenmezler. Yaratıldıkları andan kıyâmete kadar, çalışıp çabalama, yeme, içme, giyinme, barınma, mal, mülk edinme, yuva kurma, eşya edinme, evlenme, çoluk çocuk yetiştirme ve düşmanlarına karşı önlemler alma gibi kişisel hiçbir sorunları olmayan meleklerin, Kıyâmetten sonrası için de cehennem korkusu ve cennet beklentisi gibi bir sorunları yoktur. Çünkü nurdan yaratılan melekleri cehennem ateşi yakamadığı gibi cennet nimetleri de tatmin edemez. Allah'ın rızasının dışında hiçbir beklentileri olmayan melekler, ilâhî emirleri derhal yerine getirir, ibadetlerini düzenli bir şekilde yapar ve bizim havayı soluduğumuz gibi sürekli Yüce Allah'ı hamd ile tesbih (zikir) ederler. Yüce Allah buyuruyor: Allah onlara (meleklere) neyi emrederse isyan etmezler ve emrolundukları şeyi de derhal yaparlar. (Tahrîm, 6) Nurdan yaratıldıkları için öfke, şehvet, onur, benlik, kin, kibir (büyüklük taslama) ve kıskançlık gibi nefsânî duyguları ve kişisel işleri olmayan melekler, “Allah onlara neyi emrederse isyan etmez (yapmam demez) ler ve emrolundukları şeyi de derhal yaparlar”. Örneğin; Yüce Allah buyuruyor: Hani biz meleklere (ve iblise) Âdem'e secde (saygı) yapın diye emir vermiştik. İblis'in dışında (meleklerin) hepsi derhal secde ettiler. O (iblis secde etmekten) kaçındı, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. (Bakara, 34) Allah'ın (c.c.) emirlerini uygulamanın dışında başka hiçbir amaçları olmayan melekler ruhsal zevkle derhal secdeye kapanırken, cin asıllı olan iblis (şeytan) büyüklük taslayıp secde yapmadı ve cennetteki meleklerin lideri iken lânetlenip oradan kovuldu. Meleklerde erkeklik-dişilik Yüce Allah'ın madde âlemindeki canlılar için koymuş olduğu üreme kanunu gereği, üreme yoluyla dünyaya gelen insanlarda, cinsel organlarının ve cinsellik duygularının olması doğal olmakla birlikte, 481 Yüce Allah'ın bir “kün” emri ile yaratılan ve madde âlemindeki üreme kanununa tabi olmayan meleklerde de erkeklik-dişilik gibi cinsel organların ve cinsellik duygularının olmaması doğaldır. Meleklerde öfke, şehvet, onur, benlik, kin ve kibir gibi nefsânî duygular, sindirim, solunum ve dolaşım gibi sistemler olmadığı gibi erkeklik-dişilik gibi cinsel organları ve cinsellik duyguları da yoktur. Yani melekler, ne erkektir, ne dişidir, nurdan yaratılan madde ötesi ruhsal varlıklardır. Ancak! İlk çağlardan beri bazı sapıklar, hiçbir bilgi ve kanıtlara dayanmadan sadece kendi hayallerinde melekleri kanatlı güzel kızlar şeklinde algılamışlar ve bunları fotoğraflara da yansıtmışlardır. Yüce Allah buyuruyor: Kuşkusuz âhirete inanmayan (sapık) lar, meleklere dişi adlar takmaktadırlar. Gerçekte onların bununla (meleklerle) ilgili hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna (varsayıma) tâbi oluyorlar. Zan ise kesinlikle gerçeği yansıtmaz. (Necm, 27-28) Hayal dünyalarında melekleri kanatlı ve güzel kızlar şeklinde algılayanlar hakkında Yüce Allah'ın “âhirete inanmayanlar” buyurması düşündürücüdür, çünkü âhirete inanmayanlar kâfirdir. Meleklerin kanadı var mı? Yüce Allah buyuruyor: Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. (O) yaratışta dilediğini çoğaltır. Kuşkusuz Allah, gücü her şeye yetendir. (Fâtır, 1) Kanat denilince, aklımıza öncelikle kuş kanadı gelebilir. Çünkü insan, bilmediği ve görmediği bir şeyi en iyi bildiği şeylere benzetmeye ve kıyaslamaya çalışır. Evet meleklerin ikişer, üçer ve dörder kanatları vardır ve Allah (c.c.) Hz. Cebrâil'e 600 kanat verdiği gibi dilediği meleklere daha fazlasını da verir. Ancak kanadın ne anlama geldiğini, hakikat mı, mecaz mı, kinâye mi olduğunu ya da mânevî mâkam ve derece anlamına mı geldiğini bilemeyiz. Kanatların gerçek anlamını ve niteliğini bilemeyiz ama bildiğimiz bir şey varsa o da hiçbir varlığa zararı dokunmayan, elinden, dilinden hiç kimseye kötülük gelmeyen, uysal, uyumlu, hoşgörülü ve güzel ahlâklı kimselere “melek gibi” denir. Doğrudur ve melekler gerçekten böyledir. 482 Meleklerin mâkamları ve görevleri Yüce Allah buyuruyor: (Cebrâil dedi ki:) Bizim her birimiz için mutlaka belirli bir mâkam vardır. (Sâffat, 164) Atomların ve hücrelerin bile başıboş olmadığı evrende, kuşkusuz melekler de başıboş değildir ve her birinin belirli bir mâkamı ve belirli bir görevi vardır. Meleklerin hiçbiri Allah'ın izni olmadan mâkamından ayrılamaz ve görevini ihmal edemez. Hz. Cebrâil'i çok seven ve ona karşı özlem duyan Peygamberimiz (s.a.v.) daha sıkça gelmesini isteyince, Hz. Cebrâil: “Biz ancak Rabbim'in izni ile ineriz” (Meryem, 64) diye cevap verdi. Meleklerin mâkamlarını, görevlerini, cins, sayı ve ibâdetlerini ancak onları yaratan Yüce Allah bilir. Biz burada Kur'an-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde bildirilen bazı melekleri ve görevlerini kısaca özetlemeye çalışalım. Hamele-i Arş melekleri Arş'ı taşıyan bu yüce melekler “Sübhânallahi ve bihamdihi” diye sürekli Rablerini hamd ile tesbih eder ve Allah yoluna tâbi olan mü'minlerin bağışlanması için dua ederler. Hâffîn melekleri Yeryüzündeki insanlar Kâbe'yi tavaf ettiği gibi bu yüce melekler de sürekli Arş'ı tavaf eder ve tavaf ederken, “Sübhânallahi ve bihamdihi” diye Yüce Allah'ı hamd ile tesbih ederler. Mele-i a'lâ melekleri Allah'ın (c.c.) sevdiği kullarını yanlarında andığı yüce melekler topluluğu! Mele-i â'lâ melekleri, madde ve madde ötesi âlemlerin yönetim merkezi konumunda oldukları ve pek çok sırları önceden bildikleri için, şeytanlar ve cinler onlara yaklaşıp bazı gizli sırları öğrenmeye çalışırlar ama, Yüce Allah buyuruyor: Onlar (şeytanlar, cinler) Mele-i â'lâ'ya ulaşıp dinleyemezler. (Çünkü) her taraftan kovulup atılırlar, onlar için sürekli bir azap vardır. (Sâffât, 8-9) Hz. Cebrâil En güçlü ve en kutsal meleklerden biri olan Hz. Cebrâil'in aslî görevi, Allah'ın (c.c.) emirlerini ve semâvî kitapları vahiy yolu ile peygamberlere tebliğ etmektir. Bunun dışında Yüce Allah'ın gazabına uğrayan toplumları 483 helâk etmek için, deprem, kasırga, aşırı yağış, sel, su baskını, ülkelerin batması, yanardağların patlaması ve güneşteki olağanüstü patlamalar da onun görev kapsamındadır. Hz. Mîkâil En büyük ve en kutsal meleklerden biri olan Hz. Mîkâil'in aslî görevi de bitkiler dahil bütün canlıların Allah (c.c.) tarafından takdir edilmiş ve Levh-i Mahfuz'a yazılmış olan rızıklarının yerinde ve zamanında oluşması için gökteki ve yerdeki sebepler kuralını yönlendirmektir. Hz. Azrâil En büyük, en güçlü ve en heybetli meleklerden biri olan Hz. Azrâil'in aslî görevi de Allah'ın (c.c.) takdir ettiği ömrünü tamamlayanların canını almaktır. Ölüm nedeni ister savaş, ister deprem, ister sel, ister trafik kazası, ister kalp, ister kanser, ister yüksek tansiyon, ister yaşlılık ve ister beyin kanaması olsun, takdir edilen ömrünü tamamlayan, takdir edilen rızkını yiyen ve takdir edilen nefeslerini tamamlayanların canını ancak Hz. Azrâil alır. Hz. İsrâfil En büyük, en güçlü ve en kutsal meleklerden biri olan Hz. İsrâfil'in aslî görevi de iki defa Sûr'a üflemektir. Şu anda ağzında Sûr ve gözleri Arş'ta, Sûr'a üflemek için Allah'ın (c.c.) emrini beklemektedir. Sûr'a ilk üfleyişinde hayal edemeyeceğimiz boyutlarda çok şiddetli patlama ve sarsıntılarla, atomlar ve yıldızlar arası denge, düzen ve çekim gücü bozulacak ve kıyâmet kopacak. İkinci üfleyişinde yine çok şiddetli patlamalar ve sarsıntılar olacak, yerler, gökler başka bir şekil alacak, bütün canlılar yeniden dirilip kabrinden kalkacak ve âhiret âlemi başlayacak. Yazıcı melekler Biri sağ omuzda ve diğeri sol omuzda olmak üzere, erginlik çağına erip akıllı olan her insanın yanında ses ve görüntüleri kaydeden iki görevli melek vardır. Sağdaki melek sevapları, soldaki melek günahları yazar ve niteliğini bilemediğimiz bu mânevî defter, mahşer yerinde “Kitabını oku” (yaptıklarını gör) diye sahibine verilecek. Nusret melekleri İslâm ülkelerini ve orada yaşayan müslümanları korumak ve Yüce Allah'ın dinini yeryüzüne egemen kılmak için Allah yolunda savaşan ordulara yardım için gelen meleklerdir. 484 Yeryüzü melekleri Dünyanın her tarafı, karalar, denizler ve atmosfer farklı işlerle görevlendirilen meleklerle doludur. Gökyüzü melekleri Uzayın, ayın, güneşin, yıldızların ve yedi kat göklerin tamamı, kıyâm, rükû, secde ya da Yüce Allah'ı “Sübhânallahi ve bihamdihi” diye hamd ve tesbih eden meleklerle doludur. Münker ve Nekîr melekleri Öldüğümüz zaman Münker ve Nekîr adında iki melek kabrimize gelecek, “Rabbin kim, dinin ne ve peygamberin kim?” diye bizi sorguya çekecekler. Cehennem melekleri Görünümleri bile korkunç, heybetli ve acıma duygusundan yoksun olan cehennem meleklerine zebânî denir. Zebânilerin on dokuz lideri vardır, bunların en büyüğü ve hepsinin lideri Mâlik'dir. Cennet melekleri Hepsi birbirinden güzel, birbirinden nurlu, güleç yüzlü ve çok sevimli olan cennet meleklerinin başında, Rıdvan adında bir melek vardır. Dünyada îman edip ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapan ve günahlardan kaçınanlar, mahşerdeki sorgulamadan ve Sırat Köprüsünü geçtikten sonra o güzelim cennetin önüne gelince, onları Rıdvan karşılayacak ve “Selâmün aleyküm! (Selâmet, esenlik size!) Tertemiz (günahlardan arınarak) geldiniz. Sürekli kalıcı olduğunuz halde buyurun girin!” (Zümer, 73) diye onları cennete davet edecek. Melekleri neden göremiyoruz? Yüce Allah yarattığı varlıklardan her birinin anatomilerini, iç ve dış organlarını, görme, işitme ve koku alma duyularını ve fiziksel güçlerini yaşam koşullarına göre farklı ve sınırlı yaratmıştır. Hiçbir varlığın duyu organları, yetenekleri ve fiziksel gücü sınırsız değildir. Çünkü sonsuzluk ve sınırsızlık sıfatları (özellikleri) sadece Yüce Allah'a aittir. Madde âlemindeki katı, sıvı ve gaz halindeki atomlardan yaratılan bedensel yapımız ve duyu organlarımız, madde âlemi ile sınırlı olduğundan, Bizler melekleri göremediğimiz gibi iç içe birlikte yaşadığımız, aslımız, özümüz, gerçek ve kalıtsal kişiliğimiz olan ruhlarımızı da madde ötesi bir varlık olduğu için göremiyoruz. Bizim ruhlarımızı görememiz, ruhların yok olduğu anlamına gelmediği gibi melekleri göremememiz de kesinlikle meleklerin yok olduğu anlamına gelmez. 485 Bir uyarı! Meleklere îman, îmanın temel ilkelerinden biri ve Allah'a (c.c.) îmandan sonra, îmanın ikinci temel ilkesidir. Ancak bir gerçeği de unutmayalım! Îman gaybîlik (gizlilik) ilkesine bağlıdır ve bu fâni dünya âhiret âleminin bir sınav salonudur. Bu nedenle eğer melekleri açıkça görsek ve onlarla konuşup sohbet etsek, îmanın gizlilik ilkesi gider, sınavın anlamı kalmaz ve îmanla küfür dengesi bozulur. Bazı sapıkların “Görmediğime inanmam” sözü, îman açısından geçersiz olduğu gibi bilimsel açıdan da geçersizdir. Çünkü her an soluduğumuz havadaki gazları göremediğimiz gibi içtiğimiz sulardaki, yediğimiz gıdalardaki, çevremizdeki, derimizdeki, saçlarımızın, kıllarımızın ve tırnaklarımızın diplerindeki milyarlarca bakterileri de göremiyoruz. Bunları inkâra kalkışmak ne derece çılgınlık ise meleklerin varlığını inkâra kalkışmak da, daha çılgınlık ve sapıklıktır.

11 Haziran 2023 Pazar

MESCİDLER

MESCİDLER
k Yüce Allah buyuruyor: Kuşkusuz mescidler Allah'ındır. O halde (Allah'ın mescidinde) Allah ile birlikte başkasına dua (ibâdet) etmeyin. (Cin, 18) “Secede” fiilinden ism-i mekân olan mescid, sözlükte secde edilen yer demektir. Mescidlerin büyüğüne bazı yörelerde cami denir. Caminin çoğulu cevâmi' ve mescidin çoğulu da mesâcid dir. Mescidlerin en faziletlisi, Mekke'deki Mescid-i Haram, sonra Medine'deki Mescid-i Nebî, sonra Kudüs'teki Mescid-i Aksâ ve sonra Kuba'daki Mescid-i Kuba'dır. Bir mescidi kim ya da kimler yaparsa yapsın, o mescidin inşaatı tamamlanıp içinde cemaatle namaz kılınmaya başlandığı an, Beytullah yani Allah'ın evi hükmünde olur ve orada sadece Allah rızası için ibâdet türü işler yapılır. Mescidlerin üstü de yedi kat göklere kadar mescid hükmünde olduğundan, mescidlerin içinde yapılması günah olan şeyler üstünde de günah olur. İçinde namaz kılınmayan bir mescid zamanla harab olsa ya da yıkılsa, arsası kıyâmete kadar mescid hükmünde olduğundan, alınıp satılamaz ve başka amaçla kullanılamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Yeryüzünde) Allah'a en sevimli yer, mescidlerdir. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mescidler, âhiret pazarlarından bir pazardır. Oraya giren Allah'ın konuğu olur. (Hâkim) Mescidlerin imarı Yüce Allah buyuruyor: Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, 489 namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve (din uğrunda) Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. (Tevbe, 18) Hıristiyanlar kiliselerini ve yahudiler sinagoglarını imar ettikleri gibi “Allah'ın mescidlerini de ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazını dosdoğru kılan, zekâtını veren ve (din uğrunda) Allah'tan başka hiç kimseden korkmayan (müslüman) lar imar eder”. Mescidlerin imarı maddî ve mânevî olmak üzere iki çeşittir. Maddî imar Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse Allah'ın rızasını dileyerek bir mescid yapsa, Allah da ona cennette bir köşk yapar. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse helâl malından içinde Allah'a ibâdet edilen bir bina (mescid) yapsa, Allah da onun için cennette inciden, yakuttan bir saray yapar. (Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim sadece Allah'ın rızasını dileyerek bir mescid yapsa, Allah da onun için cennette benzeri bir köşk yapar. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-İbni Mâce-Ahmed İbni Hanbel) Helâl parası ile mescid yapanlar ya da israfa (süse) kaçmama koşulu ile yapılan mescidlere yardım edenler, hiç kuşkusuz yaptıkları harcamalarının karşılığını kat kat fazlasıyla alacak ve o güzelim cennette göz kamaştırıcı köşklere, saraylara kavuşacaklardır. Mânevî imar Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mescidlere devam etmeyi alışkanlık (özveri) haline getiren bir kimseyi gördüğünüz zaman, onun gerçek mü'min olduğuna şâhitlik yapınız. (Çünkü) Azîz ve Celîl olan Allah buyuruyor: “Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazını dosdoğru kılan, zekâtı veren ve (din uğrunda) Allah'tan başka hiç kimseden korkmayanlar imar eder”. (Tirmizî-İbni Mâce) Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren ve beş vakit namazı cemaatle kılmaya özen gösteren kimse, mescidleri mânevî açıdan imar ettiği yani şenlendirip nurlandırdığı için Peygamberimiz (s.a.v.), “onun gerçek mü'min olduğuna şâhitlik yapınız” buyuruyor. 490 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. (Buhârî-Müslim-İbni Mâce-Nesâî) Cemaatle kılınan bir farz namazı, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha sevap olduğu gibi ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse evinde (iş yerinde) güzelce temizlense (abdest alsa), sonra Allah'ın farzlarından bir farzı yerine getirmek için Allah'ın evlerinden bir eve (mescide) gitse, attığı her adımı ile bir günahı silinir, diğer adımı ile de (Allah katındaki) derecesi yükseltilir. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimse içinde cemaatle namaz kılınan bir mescide gitse, giderken de gelirken de attığı her adımı için bir hasene (on sevap) yazılır. (Ahmed İbni Hanbel) Mescidlerin temiz tutulması Yüce Allah buyuruyor: Biz İbrahim ve İsmail'e: “Tavaf edenler, i'tikâfa çekilenler, rükû ve secde edenler (namaz kılanlar) için Evimi (Mescidimi) temiz tutun” diye emrettik. (Bakara, 125) Mescidler sadece Allah'a ibâdet edilmesi amacı ile bina edildiğinden, onlara Beytullah (Allah'ın evi) denir. Allah (c.c.) Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'e: “Evimi (Mescidimi) temiz tutun” diye emrettiği için özellikle görevlilerin mescidlerin temizliği konusunda duyarlı olmaları zorunludur. Ancak görevlilerle birlikte cemaatin de mescidlerin temizliği konusunda duyarlı olmaları ve bu nedenle tozlu, topraklı, harçlı, yağlı boyalı iş elbiseleri ve kirli çorapları ile mescide girmemeleri ve ıslak ayakları ile halılara basmamaları gerekmektedir. Çünkü, Yüce Allah buyuruyor: Ey Âdemoğulları! Her secde edişiniz (mescide gelişiniz) de temiz elbiselerinizi giyin. (A'raf, 31) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sarmısak (sarımsak) ya da soğan yiyen kimse, bizden ya da mescidimizden uzak dursun! (Namazı evinde kılsın). (Buhârî-Müslim-Nesâî-Ebû Dâvûd-Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sarmısak, soğan, pırasa (çiğ) yiyen kimse, mescidimize yaklaş- 491 masın. Çünkü Âdemoğlu'nun rahatsız olduğu şeyden melekler de rahatsız olur. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim şu bitkiden -yani sarımsak- yerse, mescidimize yaklaşmasın! (Buhârî-Müslim) Bir uyarı! Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sarmısak yiyiniz ve onunla tedavi olunuz; çünkü onda yetmiş derde şifa vardır. Eğer yanıma melek gelmeseydi (meleklerle görüşmeseydim), ben de yerdim. (Deylemî) Birleşiminde A, B, C vitaminleri, allicin (uçucu yağ), şekerler, allil sülfür, çeşitli maden tuzları, karbonhidratlar, antiseptik ve antibiyotik içeren maddeler bulunan sarımsak, başta damar sertliği, kalp rahatsızlıkları ve kanser olmak üzere yetmiş derde şifa olduğu halde, Meleklerin, cemaatin ve özellikle aşırı duyarlı kimselerin rahatsız olmaması için, “Kim şu bitkiden -yani sarımsak- yerse, mescidimize yaklaşmasın” buyuran Peygamberimiz (s.a.v.), soluduğumuz havayı kirleten, pis kokusu ile içmeyenleri rahatsız eden, öldürücü zehirler içeren ve en azından yetmiş hastalığa neden olan sigara, eğer Asr-ı saadette olsaydı acaba ne buyururdu? Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mescidde alışveriş yapan bir kimseyi gördüğünüzde, (alışveriş yapmayın ve) “Allah kazanç vermesin” deyiniz. Kaybettiği bir şeyi (yüksek sesle) mescidde soruşturana da “Allah onu sana buldurmasın” deyin. (Tirmizî) Mescide giriş Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sizden biriniz mescide girdiğinde, iki rek'at namaz (tahiyyetü'lmescid) kılmadan oturmasın. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-İbni Mâce) Mescidlere, “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek sağ ayakla ve “Allahümme'ftah lena ebvâbe rahmetik” (Allahım! Bize rahmet kapılarını aç) diye dua edilerek girilir ve mekruh vakitlerin dışında önce iki rek'at tahiyyatü'l-mescid namazı kılınır, sonra oturulur. Ezan okunmadan önce mescide girenlerin, mekruh vakitlerin dışında yere oturmadan önce iki rek'at tahiyyatü'l-mescid namazı kılmaları sünnettir. Ezan okunurken mescidlere girenler de akşam namazı hariç yere otur- 492 madan ayakta ezanı dinler ve ezan bitince müezzinin “Allahümme salli alâ Muhammed” demesini beklemeden hemen vaktin sünnetini kılarlarsa, hem vaktin sünneti hem de tahiyyatü'l-mescid namazı sevabını alırlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sizden biriniz abdesti bozulmadan namaz kıldığı yerde oturduğu sürece, melekler: “Allahım! Bunu bağışla, Allahım! Buna rahmet et” diye dua ederler. (Buhârî-Müslim-Nesâî) Namazdan sonra sol ayakla mescidden çıkılır ve çıkarken, “Allahümme'ftah aleyna ebvâbe fadlik” (Allahım! Üzerimize lütuf kapılarını aç) diye dua edilir.

MEVLİD

MEVLİD k Velede fiilinden ism-i zaman olan mevlid, doğum ve doğum zamanı demektir. Yıldırım Bayezid zamanında Bursa Ulu Camii imamı olan Süleyman Çelebi'nin, fâilâtün, fâilâtün, fâilün vezninde yazmış olduğu Vesîlet'ün-necât adlı kitabı, ilk olarak Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecesinde Bursa Ulu Camiinde okundu ve sonra Türkler arasında mevlid diye meşhur oldu. Birinci Murad Hanın veziri (bakanı) Ahmed Paşa'nın oğlu ve Emîr Sultanın talebesi olan Süleyman Çelebi'nin yazmış olduğu Mevlid; Münâcât, Velâdet, Risâlet, Mîrâc, Rihlet ve Dua gibi bölümlerden oluşmaktadır. Bazı bölümlerden kısa

örnekler verelim. Münâcât bölümü Allah âdın zikr idelüm (analım) evvelâ (öncelikle), Vâcib oldur (gereklidir), cümle (her) işte her kula. Allah adın her kim ol evvel (işe başlarken) ana, Her işi âsan ider (kolaylaştırır) Allah ona. Allah adı olsa her işin öni (başlangıcı), Hergiz (asla) ebter (kısır, bereketsiz) olmaya anın sonu. Allah adın her nefeste dî (söyle) müdâm (devamlı), Allah adıyla olur her iş tamam. 493 Velâdet bölümü Âmine eydür (der ki:) çün vakt oldu tamam, Kim vücûde (dünyaya) gele ol Hayrü'l-enam (varlıkların en hayırlısı). Susadım gayet (son derece) hararetten kat'î, Sundular bir cam (bardak) dolusu şerbeti. Kardan ak (beyaz) idi ve hem soğuk idi, Lezzeti (tadı) dahi şekerde yok idi. İçdim anı (onu) oldu cismim nûra gark (gömüldü), İdemezdim nurdan, kendimi fark. Geldi bir ak kuş kanadıyla revan (süzülüp), Arkamı sığadı kuvvetle heman (derhal), Doğdu ol saatte (o anda) ol sultan-ı dîn (dinin sultanı), Nûra gark oldu (gömüldü) semâvât'ü zemîn (gökler, yerler). Mîrâc bölümü Sen ki, mîrâc eyleyüp (yapıp) etdin niyâz (dua), Ümmetin (in) mîrâcını kıldım namaz. Her kaçan ki, (her ne zaman) bu namazı kılalar, Cümle (bütün) gök ehli sevâbın bulalar. Çünki her dürlü (çeşit) ibâdet bundadır, Hakka kurbiyetle (mânevî yakınlıkla) vuslat (kavuşma) bundadır. Sıdk ile (cân-ı gönülden) beş vakit oldukça edâ (kılınınca), Elli vaktin ecrini (sevabını) eyler hak atâ (lütfeder). Mevlid'in özelliği Mevlid, hece vezninde yazıldığı, ezberlemesi kolay olduğu ve genelde sesi güzel olan hâfızlar tarafından mâkamla okunduğu için halk tarafından sevilmiş ve benimsenmiştir. İçerdiği konuları ve akıcı üslubundan dolayı önceleri ev sohbetlerinde, sonra bazı camilerde Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecelerinde okunmaya başlanmış ve zamanla âdet halini almıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecelerinde, söz, nişan, sünnet, evlenme ve askere uğurlama gibi toplantılarda, Mevlid'den bazı bölümlerin okunması ve arasında Peygamberimiz'e salâvat-ı şerîfe getirilmesi, kuşkusuz güzel bir gelenektir. 494 Ancak! Allah kelâmının dışında, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre, Fuzûlî, Kuddûsî, Niyâzi Mısrî ve Eşrefoğlu Rûmî gibi Allah dostlarının manzum eserleri ve hatta Peygamberimiz (s.a.v.) in hadîs-i şerifleri bile ibâdet (sevap) amacı ile ölülerin ruhlarına okunmadığı gibi Süleyman Çelebi'nin yazmış olduğu mevlid de, ibâdet amacı ile ölülerin ruhlarına okunamaz. Ölenlerin arkasından birinci, üçüncü, yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gecelerinde ve sene-i devriyelerinde Mevlid okutmak, dinde yeri olmayan ve Türklerin dışında Asr-ı saadetten beri hiçbir İslâm ülkesinde uygulanmayan bir bid'attır. Özellikle velâdet bölümü okunurken ayağa kalkmak ve hıristiyanlar gibi saygı duruşu yapmak, daha korkunç bir bid'attır. Din görevlileri neden bu tür bid'atlara ortak oluyor ve halkı uyarmıyorlar? Bu sorunun yanıtı, mevlid okudukları zaman ellerine tutuşturulan zarfın içindeki TL kâğıdında yazılıdır. Merak edenler varsa zarfın içindeki TL ye baksınlar, sorunun yanıtını bulurlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sonradan ortaya çıkan bid'atlardan titizlikle kaçının. Çünkü her bid'at sapıklıktır. (İbni Mâce-Ebû Dâvûd-Tirmizî) Asr-ı saadette ve Hulefâ-i Râşidîn döneminde olmayıp, sonradan ortaya çıkan ve dindenmiş gibi gösterilmeye çalışılan uygulamalara bid'at denir. Genelde her bid'at bir sünneti giderdiği için Peygamberimiz (s.a.v.): “Her bid'at sapıklıktır” yani dinden sapmadır buyurmuştur. Ölenler için belirli gecelerde mevlid okutmak da bid'at mıdır? Asr-ı saadetten Osmanlılara yani Süleyman Çelebi “Vesîlet'ün-necât”ı yani Mevlid diye meşhur olan kitabı yazmadan önce İslâm âleminde ölenler için mevlid okutmak diye dînî bir emir, kural ve uygulama olmadığına göre, ölenler için belirli gecelerde mevlid okutmak bid'atdır. Diğer yandan ölen yakınları için belirli gecelerde mevlid okutanlar, genelde son görevlerini yaptıklarını sanıyor ve başka hayırlar yapmayı ihmal ediyorlar. Kur'an okumasını bilenler orijinal harfleri ile ara sıra bir Yâsin okusalar, Kur'an okumasını bilmeyenler de her gece üç İhlâs ile bir Fâtiha okusalar, salâvat-ı şerîfe getirseler, yoksullara, yetimlere yardım etseler ve farzların dışında nâfile namazlar kılıp ve nâfile oruçlar tutup sevabını yakınlarının ruhuna hediye etseler, Gerçi eş, dost ve yakınlarını toplayıp Mevlid okutmak gibi görkemli, gösterişli ve şatafatlı olmaz ama yaptıkları Allah katında kabul olur ve sevabı ölen yakınlarının ruhuna ulaşır

MEZHEB VE MEZHEB İMAMLARI

MEZHEB VE MEZHEB İMAMLARI
 Mezheb ve imam ne demektir? Zehebe fiilinden ism-i mekân olan mezheb, gidilecek bir yol ve imam da büyük bir çoğunluk tarafından önder, otorite kabul edilip kendisine tabi olunan ve ictihadları ile amel edilen müctehîd demektir. Biri itikadda ve diğeri amelde (uygulamada) olmak üzere iki çeşit mezheb vardır. İtikadda mezheb Her çağda yeryüzündeki müslümanların ezici çoğunluğu itikadda (inançta) “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat” mezhebine tâbidir ve bu mezhebin imamları, İmâm-ı Muhammed Mâtürîdî ile İmâm-ı Ebu'l-Hasen el-Eşarî hazretleridir. “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat”, Peygamberimiz (s.a.v.) in ve “Selef-i sâlihîn” in (ashâb-ı kiramın ve tâbiinin) yoludur. Bu nedenle bu yolda olanlara Fırka-i Nâciye (kurtuluşa eren fırka)
ve bu yolun dışında kalanlara da Fırâk-ı Dâlle (sapık fırkalar) denir. Amelde mezheb İtikadda Ehl-i sünnet'e tâbi olan müslümanların ameldeki (uygulamadaki) mezhebleri de Hanefî, Mâlikî, Şâfî ve Hanbelî mezhebleridir. Bu mezheblerin imamları “müctehidîn-i mutlak” derecesinde (en üst düzeyde) müctehid olan, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik İbni Enes, İmâm-ı Muhammed eş-Şafî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel hazretleridir. Bu dört mezhebin dışında başka mezheb ve başka müctehid yok mu? Tabii ki var. Çünkü sahâbelerin hepsi, tâbiinin çoğu ve tebe-i tâbiinden de bazıları müctehid idiler. Özellikle Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), Muaz İbni Cebel, Selmân-ı Fârisî, Ebü'd-Derdâ, Abdullah İbni Mes'ûd, Abdullah İbni Ömer, Abdullah İbni Abbas ve Abdullah İbni Amr gibileri, ictihad açısından sahâbeler arasında biraz farklı konumda olmakla birlikte, Sahâbelerin hepsi müctehid olduğu ve her müctehide ancak kendi ictihadı ile amel etmesi vâcib olduğundan, sahâbelerin kendi aralarından birine tâbi olmaları ve onun yolunu mezheb edinmeleri düşünülemez. Tâbiin ve tebe-i tâbiin içinde de başta “Fukahâ-i seb'a” denilen yedi büyük müctehid olmak üzere Süfyân-ı Sevrî, Abdurrahmân-ı Evzâî, İbrahim Nehâî, Dâvûd-i Zâhirî, İbn-i Ebî Leylâ, Amr İbn-i Hâris, Ebû Sevrî Bağdâdî ve İbn-i Huzeyme gibi büyük müctehidler ve her müctehidin doğal olarak pek çok tâbileri ve mezhebleri vardı. 496 Ancak bunların ictihadları ve mezheblerinin genel kuralları yazıya dönüştürülüp kitap haline getirilmediğinden, tâbilerinin ölümü ile zamanla mezhebleri unutuldu ve uygulayanları kalmadı. Tâbiinden İmâm-ı Ebû Hanife, tebe-i tâbiinden İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Şâfiî ve etbâ-i tebe-i tâbiinden İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in ictihadları ve mezheblerinin genel kuralları ise ilâhî lütuf olarak talebeleri tarafından yazılıp kitap haline dönüştürüldüğünden, “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat” inancı altında birleşen müslümanlar, bin küsür yıldan beri bu dört büyük müctehidden birine ve onun mezhebine bağlı olarak yaşamakta ve ibâdetlerini tâbi oldukları mezhebin kurallarına göre yapmaktadırlar. Asr-ı saadetten uzaklaştıkça, sahâbe, tâbiin ve tebe-i tâbiin gibi dinin canlı şâhitleri kalmayınca ve meselelerin kökenine direk olarak inilemeyince, doğal olarak ictihad kapısı kapandığından, Bu dört müctehidden sonra gerçek bir müctehid ortaya çıkmadığı gibi Hz. Mehdi hariç kıyâmete kadar da çıkmayacağından, müslümanlar tâbi oldukları müctehidlerin değerini iyi bilmeli ve herkes dedikoduyu bırakıp mezhebinin kurallarını güzelce öğrenmeye özen göstermelidir. Müslümanların bu dört mezhebden birine tâbi olmaları zorunlu mu? İmâm-ı Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in yaşadıkları dönem, İslâm'ın yeryüzüne egemen olduğu, Kur'an'daki ilâhî kanunların uygulandığı ve dinin tüm ayrıntıları ile yaşandığı bir dönemdi. Sahâbelerin yetiştirdiği tâbiin ve tâbiinin yetiştirdiği tebe-i tâbiinin pek çoğu hayatta idi. Asr-ı saadetin ruhsal heyecanı, cihad rûhu devam ediyordu ve gündemleri Kur'an ve sünnetti. Binlerce tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinin, yüzlerce müctehidlerin ve binlerce ictihad derecesine yakın âlimlerin yaşadığı ve sokakta oynayan çocukların bile günümüzde ekranların başında fetva veren hocalardan daha bilgili olduğu bir dönemdi. İşte! Bu dört imam, ilmin en parlak döneminde ortaya çıkıp parlamışlar ve o ortamda kendilerini kabul ettirmişlerdir. İctihadları ile ilgili gerekçeleri, senetleri, şerî delilleri ve şerî delillerinin sıhhati didik didik aranmış, tartışılmış ve o dönemin ilmî otoritelerince kabul edilmiştir. Yüce Allah buyuruyor: Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (Enbiyâ, 7) 497 Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmede “Eğer bilmiyorsanız” yani ictihad yapabilecek ilim, kaynak ve fıtrî yeteneklere sahip değilseniz, “zikir ehline” yani Allah'ı her an anan, ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapan ve haramlardan kaçınan takvâ sahibi müctehidlere sorun buyuruyor. Kur'an-ı kerîm'deki her kelimenin kökenini ve anlamını didik didik araştırıp tefsir ilminde otorite olan Fahreddîn-i Râzî, Âlûsî, Kâd-ı Beydâvî ve Nesefî gibi yüzlerce müfessirler, Yüz binlerce hadîs-i şerîfi metin ve senetleri ile ezbere bilen ve senetleri yani hadîs-i şerifleri rivayet eden kişileri tek tek araştırıp üzerine sahih dir damgasını vuran binlerce hadis imamları, Abdülkâdir Geylânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bayezîd-i Bistâmî, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânî gibi ilim ve velâyette en üst derecelere ulaşan binlerce evliyalar, kırklar, yediler ve kutuplar, Ayrıca bin küsür yıldan beri bu fâni dünyaya gelip geçmiş milyonlarca âlimler, hacılar, hocalar ve milyarlarca müslümanlar, İmâm-ı Ebû Hanîfe'nin, İmâm-ı Mâlik'in, İmâm-ı Şâfî'nin ya da İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in mezhebine tâbi olurken, bizim onlardan ayrılıp mezhebsiz olmamız ve mezheb dışı kalmamız apaçık bir sapıklık ve sonu hüsran (zarar) dır. Yüce Allah buyuruyor: Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı tavır koyar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, onu o yolda bırakırız. Sonra cehenneme atarız. O ne kötü gidilecek bir yerdir. (Nisâ, 115) Ekranların başına geçip mezhebleri, müctehidleri hatta peygamberi dışlayanlar ve şeytan gibi “Ben ondan hayırlıyım” diye müctehidlik taslayanlara karşı Allah (c.c.) bizi uyarıyor ve “Kim (bin küsür yıldan beri milyarlarca) mü'minlerin yolundan (ayrılıp) başka bir yola tâbi olursa, onu o yolda bırakırız (hidâyet etmeyiz). Sonra cehenneme atarız” buyuruyor. Müctehidler arasındaki görüş ayrılığı rahmettir Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ümmetimin (müctehidleri arasındaki) ihtilâfı rahmettir. (Deylemî-Beyhakî) Zorunlu hallerde yani kendi mezhebini uygulama imkanı olmadığı durumlarda başka bir mezhebe uymak ve o mezhebdeki hükümler doğrultusunda hareket etmek geçerlidir. 498 Yolculuk dolayısıyla akşam namazını vaktinde kılamayacağını anlayan bir hanefî, kazaya bırakıp da açıkça günah işlemektense, Şâfî Mezhebine göre cem'i tehirle akşam namazını yatsı namazı ile birlikte kılmaya niyet eder. Tavaf ederken aşırı izdihamdan dolayı kadınlara dokunup abdestinin bozulmasından korkan bir şâfî de, Kâbe'yi abdestsiz tavaf edip günaha girmektense, abdest alırken Hanefî'ye göre niyet eder. İşte bu açıdan baktığımızda! Müctehidler arasındaki ihtilâf (görüş ayrılıkları) gerçekten rahmet ve mü'minlere kolaylıktır. Ancak telfik yasaklanmıştır Bir zorunluluk olmadığı halde kendi mezhebini bırakıp başka mezheblere uymaya ve keyfine göre hareket edip, şu işi filân mezhebe ve bu işi filân mezhebe göre yapmaya telfik denir. Telfik dört mezhebde de yasaklanmıştır. Keyfine göre hareket eden ve dilediği mezheblerden dilediği kolaylıkları seçen kimse, gerçekte Yüce Allah'ın “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” emrine değil de nefsine uyduğu için telfik şiddetle yasaklanmış ve mezhebsizliğin başı sayılmıştır. Telfik, mezhebsizliğin başı olduğu gibi mezhebsizlik de dinsizliğin başıdır ve bu yola girenlerin sonu dünya ve âhirette hüsran (zarar) dır.

10 Haziran 2023 Cumartesi

MîRAC

MîRAC
k Yüce Allah buyuruyor: O sübhân (noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah), gecenin bir kısmında kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götürdü. Kuşkusuz O (Allah), her şeyi işitendir, bilendir. (İsrâ, 1) Son peygamber Hz. Muhammed'in en büyük mûcizelerinden biri de Mîrac olayıdır. Mîrac'ın, Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya kadar olan kısmına İsrâ, Kudüs'ten sonra yedi kat gökleri ve madde ötesi âlemleri kapsayan kısmına da Mîrac denir. Hz. Muhammed'in gecenin bir kısmında Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gittiği âyet-i kerîme ile sabit olduğundan, isrâyı inkâr eden dinden çıkar, kâfir olur. Kudüsten göklere ve madde ötesi âlemlere gittiği de sahih hadîs-i şeriflerle sabit
olduğundan, mîracı inkâr eden de sapık olur. Melekler gibi madde ötesi nurdan değil de madde âlemindeki toprak maddelerinden yaratılan Hz. Muhammed'in çekim, fizik ve biyoloji gibi fıtrat (doğa) kanunlarını ve ışık hızını aşıp yedi kat göklere ve madde ötesi âlemlere ulaşması, ancak Allah'ın kudreti ile olduğundan, Âyet-i kerîme Yüce Allah'ın sonsuz ve sınırsız kudretinin simgesi olan Sübhâne ile başlıyor, mîracın ilâhî bir mûcize olduğu vurgulanıyor ve Peygamberimiz (s.a.v.) açısından da bir seyr-i sülük (manevi yolculuk) ve ödüllendirme olduğuna işaret ediliyor. Mîrac olayı ne zaman ve nasıl oldu? Nübüvvetin 10. yılında Ebû Tâlib'in ve ondan üç gün sonra da Hz. Hadîce radıyallahü anhâ'nın vefatı ile Peygamberimiz (s.a.v.) için en zorlu günlerin başlangıcı oldu. Özellikle Ebû Tâlib'in yerine Ebû Leheb Kureyş'in reisi olunca, müşrikler Mekke'de terör estirmeye ve müslümanlara korkunç işkenceler yapmaya başladılar. Mekke'de tebliğ görevi engellenen Peygamberimiz (s.a.v.), Zeyd İbni Hârise ile Tâife gitti ve bir ay kadar onları İslâm'a davet etti. Ne yazık ki içlerinden tek bir kişi bile îman etmediği gibi üstelik Peygamberimiz (s.a.v.) ile Hz. Zeyd'e taşlar atıp hakaret ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.) çaresiz yine Mekke'ye döndü ve Allah yolunda 502 her çeşit hakaretleri sineye çekerek gizlice tebliğ görevine devam etti. Bir gün müşrikler Allah'ın (c.c.) Habibim! dediği Peygamberimizi (s.a.v.) çok üzmüşler ve mübarek gönlünü incitmişlerdi. Çok yorgun olan Peygamberimiz (s.a.v.) o gece Ümm-i Hâni'nin evine gitti ve hemen yatıp hafifçe uykuya daldı. İsrâ Allah (c.c.) Cebrâil'e: “Ya Cebrâil! Hemen dünyaya git, yorgun ve üzgün olan habibimi getir de benim mülk ve melekût âlemlerimi görüp gönlü hoş olsun” buyurdu. Hz. Cebrâil cennetten Burak adındaki hayvanı alıp Ümm-i Hâni'nin evine geldi, Allah'ın (c.c.) davetini iletip Peygamberimizi (s.a.v.) kutladı ve birlikte Kâbe'nin yanına geldiler. Melekler bıçaksız, kansız ve ağrısız bir şekilde Peygamberimiz (s.a.v.) in göğsünü yarıp kalbini çıkardılar ve içini zemzem suyu ile yıkayıp nur ve îmanla doldurdular. Peygamberimiz (s.a.v.) cennetten getirilen Burak'a bindi, sağında Hz. Cebrâil, solunda Hz. Mîkâil, önünde ve ardında saf saf melekler olduğu halde mânevî bir merasimle Kudüs'e geldi ve Mescid-i Aksâ'nın karşısındaki bir kayaya Burak'ı bağladı. (Emevî halifelerinden Abdülmelik bin Mervan bu kayanın üzerine Kubbet-üs-sahra denilen mescidi yaptırdı). Peygamberlerin ruhları (aleyhimü's-selâm) Mescid-i Aksâ'da Peygamberimizi karşılayıp “hoş geldin” dediler ve mihraba geçip iki rek'at namaz kıldırmasını rica ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Âdem'e, Hz. Nûh'a ve Hz. İbrahim'e “siz kıldırın” diye teklif etti ama onlar “sen varken biz öne geçemeyiz” deyince, mihraba geçti ve iki rek'at namaz kıldılar. Mîrac Gökler arası yolculuğa Burak'ın bağlandığı kayanın üstünden başlandı. Peygamberimiz (s.a.v.) “mîrac” denilen yürüyen mânevî bir merdivenle ya da Hz. Cebrâil'in kanatları üstünde melek hızı ile birinci göğün kapısına geldiler. Hz. Cebrâil'in isteği ile görevli melek kapıyı açınca, melekler “hoş geldin” diye coşku ile karşıladılar, mîracını kutladılar ve Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte iki rek'at namaz kıldılar. Gökler arası yolculuğa devam edildi. Peygamberimiz (s.a.v.) ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kattaki melekler tarafından da aynı coşku ile karşılandı ve imam olup her gökte meleklerle birlikte ikişer rek'at namaz kıldı. 503 Peygamberimiz (s.a.v.) ayrıca birinci gökte Hz. Âdem, ikinci gökte Hz. İsa ile Hz. Yahya, üçüncü gökte Hz. Yûsuf, dördüncü gökte Hz. İdrîs, beşinci gökte Hz. Hârûn, altıncı gökte Hz. Mûsa ve yedinci gökte Hz. İbrahim ile görüşüp sohbet etti. Birbirinden milyonlarca ışık yılı uzaklığındaki gökler ve galaksiler arası yolculuktan sonra, madde ötesi âlemlere yolculuk başladı. Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki onu (Cebrâil'i), bir defa daha (aslî suretinde) Sidretü'lMüntehâ'nın yanında gördü. Cennet'ül-Me'vâ da onun yanındadır. (Necm, 13-14-15) Yedi kat göklerden sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Cebrâil ile birlikte, “Âlem-i gayb” (gizlilik âlemi) ile “Âlem-i şuhud'u” (görünen âlemleri) birbirinden ayıran ve Hz. Cebrâil'in de mâkamı olan Sidretü'l-Müntehâ'ya geldiler. Sidretü'l-Müntehâ, varlıklar âleminin sonu olduğu için en son ağaç anlamında oraya Sidretü'l-Müntahâ ve ondan sonraki âlemlere de gayb (gizliklik) âlemi denir. Cebelitârık boğazında Atlas Okyanusunun suları ile Akdeniz'in suları birbirine karışmadığı gibi, Gayb âlemindeki varlıklar Sidretü'l-Müntehâ'ya inemez, Sidretü'lMüntehâ'daki ve göklerdeki varlıklar da gayb âlemine çıkamazlar. Sidre-i müntehâ'ya gelince Hz. Cebrâil aslî suretine dönüştü, Peygamberimize (s.a.v.) veda etti ve: “Ya Muhammed! Bir karış ileri geçersem yanarım!” diye mâkamını aşamayacağını haber verdi. Peygamberimiz (s.a.v.) garip garip ve hüzünlü bir şekilde Hz. Cebrâil'e bakarken, Yüce Allah “Refref” adında dünyada eşi olmayan bir cennet yatağı gönderdi ve Peygamberimiz (s.a.v.) onun üzerinde Cennet'ül-Me'vâ'dan başlayarak sekiz cenneti gezdi. Sonra? Peygamberimiz (s.a.v.) seyr-i sülûküne (mânevî yolculuğuna) devam etti. Hiçbir peygamberin ulaşamadığı ve Hz. Cebrâil gibi kutsal bir meleğin, “ileri geçersem (mânevî feyizlere dayanamam) yanarım!” dediği gayb âleminin o kutsal mâkamlarını cezbe-i ilâhî ile aştı. Peygamberimiz (s.a.v.) beşeriyetten arınıp mânevî mâkamların zirve noktasına ulaşınca, bütün letâifleri ve hücreleri Allah Allah diye yanınca ve nûrânî perdeler de bir bir aradan kalkınca!.. “Et-tehıyyatü lillâhi ve's-salevâtü ve't-tayyibât” (söz, beden ve 504 mal ile yapılan bütün ibâdetler sadece Allah'a aittir. O'nun hakkıdır) diye âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) hamdü senâlar etti. Allah (c.c.) buyurdu: “Es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh” (Ey şanı yüce peygamber! Allah'ın selâmı (selâmeti), rahmeti ve bereketleri sana olsun). Peygamberimiz (s.a.v.), Allah'ın selâmından ümmetinin de yararlanması için, “Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn” (Selâm, bizim ve Allah'ın sâlih kullarının üzerine olsun) dedi. Bunun üzerine Mele-i-A'lâ'daki melekler aşka gelip, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh” dediler. Yüce Allah buyuruyor: Allah kuluna (Muhammed'e) dilediğini vahiy ile bidirdi. (Necm, 10) Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) ile Peygamberimiz (s.a.v.) arasında vahiy denilen gizli, sessiz, harfsiz, kelimesiz, zamanla sınırlı olmayan ve yüzbinlerce yıllara sığmayan konuşmalar oldu ve Allah (c.c.) Peygamberimize (s.a.v.) pek çok gizli sırların şifrelerini verdi. Dünyaya dönüş Yüce Allah habibim! dediği sevgili Peygamberimizi iki hediye ile tekrar dünyaya, ümmetine gönderdi. Bu iki hediyeden biri Bakara Sûresinin son iki âyeti, diğeri de beş vakit namazdır. Peygamberimiz (s.a.v.) madde, zaman, mekân, sınır, yön ve ses olmayan Âlem-i gayb'dan Sidretü'l-Müntehâ'ya, Hz. Cebrâil'in yanına ve oradan Hz. Cebrâil ile birlikte önce Kudüs'e ve sonra Mekke-i Mükerreme'deki Ümm-i Hâni'nin evine geldi. Mele-i-A'lâ'daki melekler aşka gelip, “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh” dediler ama, Ne yazık ki ortaçağın da gerisinde yarı vahşi canavar hayatı yaşayan, leş yiyip, kan içen ve öz kızlarını diri diri toprağa gömen Mekke müşrikleri Peygamberimiz (s.a.v.) in mîracına inanmayıp inkâr, hatta alay ettiler

MİSVAK VE DİŞ SAĞLIĞI

MİSVAK VE DİŞ SAĞLIĞI
k Misvak nedir? Genelde Arabistan'da yetişen lifli erâk ağacının dallarından yapılan doğal diş fırçasına misvak denir. Ortaçağın karanlıklarında yarı vahşi canavar hayatı yaşayan, ölmüş hayvan leşlerini yiyip kanlarını içen ve öz kızlarını diri diri toprağa gömen toplumlara sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Temizlik îmanın yarısıdır” (Müslim-Tirmizî) buyurarak, genel temizlik seferberliğini başlattı. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Misvak ağzı (dişleri) temizleyici, Rabbin rızasına kavuşturucu ve gözlere parlaklık (canlılık) vericidir. (Nesâî-Taberânî) Ağız ve diş temizliği için en ideal ve en sağlıklı doğal fırça misvaktır. Şöyle ki, ipek böceğinin ağzından çıkan sıvı salgı hava ile temas edince sertleşip ipek teline dönüştüğü gibi, Misvak da tükrük bezlerinden salgılanan sıvı ile temas edince doğal antibiyotiğe dönüşür, ağız boşluğu, diş çukurları ve dişler arasında kümelenen bakterileri öldürür. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Misvak, ölümden başka her derde şifadır. (Deylemî) Misvak, dişlerin sararıp çürümesini, diş etlerinin iltihaplanmasını önler, ağız kokusunu giderir, sindirimi kolaylaştırır, kalbe ferahlık verir ve psikolojik açıdan insanı rahatlatır. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ölümden başka her derde şifadır” buyurduğuna göre, kuşkusuz bugün bizim bilemediğimiz daha pek çok hastalıklara şifadır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Eğer ümmetime güçlük vereceğimden çekinmeseydim, her abdest aldıklarında misvak kullanmalarını emrederdim. (Buhârî-Müslim-Ebû DâvûdNesâî-Tirmizî-İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Eğer ümmetime (ya da insanlara) güçlük vereceğimden çekinmeseydim, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim. (Buhârî-MüslimTirmizî- Ebû Dâvûd-İbni Mâce) 506 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan yetmiş kat daha faziletlidir. (Ahmed İbni Hanbel) Misvak kullanmak, Peygamberimiz'in ve diğer bütün peygamberlerin aleyhimü's-selâm sünneti olduğundan, en kuvvetli sünnetlerden biridir. Bu nedenle misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan yetmiş kat daha faziletlidir. Misvak, Hanefî'lere göre abdestin ve Şâfî'lere göre namazın sünnetidir. Buna göre abdest alırken mazmaza yapacağı (ağzını yıkayacağı) zaman dişlerini misvakla fırçalayan Hanefî'ler, bu abdestle kıldıkları her namaz için yetmiş kat sevap alırlar. Namaz kılacakları zaman dişlerini misvakla fırçalayan Şâfî'ler ise sadece bu namaz için yetmiş kat sevap alırlar. Misvakla kılınan namazın sevabından yoksun kalmamak için Hanefî'lerin her abdest alışlarında ve Şâfî'lerin de her namaz kılışlarında üşenmeden dişlerini misvakla fırçalamaları gerekmektedir. Namazın dışında da misvak kullanmak sevap mıdır? Huzeyfe radıyallahu anhü diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) uykudan kalktığı zaman dişlerini misvakla temizlerdi. (Buhârî-Müslim) Âişe radıyallahu anhâ diyor ki: Biz Resûlullah (s.a.v.) in misvakını ve abdest suyunu önceden hazırlardık. Allah onu gecenin dilediği vaktinde uyandırırdı. (Resûlüllah uyanınca) hemen misvakla dişlerini temizler, abdest alır ve namaz kılardı. (Müslim-İbni Mâce-Nesâî) Ebû Mûsa radıyallahu anhü diyor ki: (Bir gün) Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına geldim. Misvağın ucu ağzında idi. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) hazerde ve seferde yani nerede olursa olsun misvağını yanından ayırmaz ve namazın dışında da misvakla dişlerini fırçalardı. Misvağı olmayanlar diş fırçaları ile diş fırçası olmayanlar da parmakları ile dişlerini temizlerler. Domuzun kılları sert olduğundan, kıl fırçaları genelde domuz kılından yapılır. Bu nedenle kıl fırçası yerine plastik diş fırçalarını tercih etmeli ve köpüğünden başka bir yararı olmayan diş macunlarını kullanmaktan da kaçınmalıdır. Kadınların diş etleri genelde biraz daha zayıf olduğundan, onların misvakı doğal damla sakızıdır. Kadınlar abdest aldıktan ve damla sakızını biraz çiğnedikten sonra namaza dururlarsa, namazlarını misvakla kılmış 507 gibi sevap alırlar. Ancak boya, aroma ve suni tatlandırıcı içeren cikletlerden kaçınmalıdırlar. Çünkü onları çiğnemenin dînî açıdan hiçbir yararı olmadığı gibi sağlık açısından bazı sakıncaları olabilir. Doğal damla sakızı ise diş etlerini güçlendirir, ağız kokusunu giderir, kalbe ferahlık verir ve sinir sistemini sakinleştirir.

MUHAMMED ALEYHİSSELÂM

MUHAMMED ALEYHİSSELÂM
k Hz. Muhammed'den önceki dönem Arap Yarımadasında kâhinler, batıda papalar, papazlar, İran'da Zerdüşt inancına bağlı ateşperest rahipler, Hindistan'da Buda'ya bağlı dalaylamalar, rahipler ve Çin'de Konfüçyüs'e bağlı rahipler, Halkın inancını sömürüp lüks ve konfor içinde yaşıyor, halk da onları insan üstü varlıklar gibi algılıyordu. Dünyaya sapık inanç sistemleri egemen olmuş ve “Demokles'in kılıcı” gibi korkunç bir kâbusa dönüşmüştü. Ancak içlerinde aslî fıtratını koruyanlar ve ”Veysî” (Veysel Karânî) meşrebinde olanlar da vardı. Yeryüzü hiçbir zaman evliyasız kalmadığından, kuşkusuz o dönemde de kutuplar, yediler, kırklar ve ayrıca Varaka bin Nevfel, Kus bin Sa'd ve Bahîra gibi gönlü uyanık kimseler de vardı. Onlar Hz. Mûsa'nın ve Hz. İsa'nın haber verdiği son peygamberi bekliyor, ona ümmet olmak için dua ediyor ve insanları uyarıyorlardı. Hz. Muhammed'in nuru ve soyu Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Âdem ruh ile cesed arasında iken, ben peygamberdim. (Taberânî-İbni Sa'd) Allah (c.c.) önce Hz. Muhammed'in nurunu ve o nurdan âlemleri yarattı. Bu nedenle Hz. Âdem daha ruh ile cesed arasında iken Hz. Muhammed peygamberdi ve melekler ruhlar âleminde Hz. Muhammed'in nurunu tavaf ediyordu. Allah (c.c.) Hz. Âdem'i yaratınca, Hz. Muhammed'in nurunu emaneten onun alnına koydu ve vakti gelince bu nuru eşin Havva'ya teslim et buyurdu. 510 Hz. Âdem ile Hz. Havva cennette dünya yılı ile bin yıl kadar kaldılar. Ancak cennette doğum ve ölüm olmadığından, Peygamberimiz (s.a.v.) nuru sürekli Hz. Âdem'in alnında kaldı. Hz. Âdem ile Hz. Havva ilâhî takdirin gereği cennetten sürgün olarak dünyaya gelince, Hz. Havva on dokuz defa doğum yaptı ve her doğumunda biri kız, diğeri erkek olmak üzere hep ikiz doğurdu. Hz. Havva otuz sekiz çocuk doğurdu ama o güzelim nur hâlâ Hz. Âdem'in alnında pırıl pırıl parlıyordu. Bir gün Hz. Cebrâil cennetten bir tabak incir getirdi ve “Ey Âdem! Bu incirleri eşin ile birlikte yiyin. Çünkü Allah size Şît adında bir evlât verecek ve onun neslinden alnındaki nurun sahibi olan Hz. Muhammed dünyaya gelecek” dedi. Hz. Âdem ile Hz. Havva cennetten gelen incirleri yiyip yatınca Hz. Havva hamile kaldı ve Hz. Âdem'in alnındaki nur Hz. Havva'nın alnına kondu. Sonra Hz. Şît'e ve ondan da en temiz eşler aracılığı ile Hz. İdris'e, Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'e, Hz. İsmail'e ve ondan oğlu Kaydar'a ulaştı. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ben, Abdullah'ın oğlu Muhammed'im. (Babam'ın babası) Abdülmuttalib, (ve dedelerimiz) Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb, Mürre, Ka'b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Me'ad ve Adnan. İnsanlar ne zaman iki kola ayrılsa, Allah beni en hayırlısından kıldı. Ben, (Hz. ) Âdem'den anneme ulaşıncaya kadar hiçbir câhiliyet ahlâksızlıklarına bulaşmadan hep nikâhlı eşlerden meydana geldim. (Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kuşkusuz Allah İsmail'in oğullarından (Kaydar'ı ve Kaydar'ın oğullarından) Kinâne'yi, Kinâne'den Kureyş'i, Kureyş'den Benî Hâşim'i ve Benî Hâşim'den beni seçti. (Müslim-Tirmizî) Hz. Âdem'in alnındaki emanet nur, nice peygamberlerin, evliyaların ve milyonlarca temiz, iffetli erkeklerin ve kadınların alınlarında belirli bir süre dolunay gibi parladıktan sonra gerçek sahibine çok yaklaştı ve Kureyş kabilesinin reisi Abdülmuttalib'in oğlu Hz. Abdullah'ın alnına kondu. Hz. Abdullah'ın Hz. Âmine ile evlenmesi Hz. Abdullah evlenme çağına gelince alnındaki nura âşık olan kızlar, dullar, hatta evli kadınlar, onunla evlenmek ya da bir gece olsun birlikte kalmak için birbirleriyle yarışıyor, ancak Abdullah'tan câhiliye döneminde hiç beklemedikleri olumsuz cevabı alıyorlardı. Abdullah'ın babası Abdülmuttalib de onu evlendirmek istiyor ve bu ne- 511 denle çevresindeki genç kızları soruşturuyordu. Abdülmuttalib, Mekke'nin en saygın kişisi olduğundan gerçi hangi kapıyı çalsa boş dönmez ve istediği kızı alabilirdi, ancak çevresindeki kızların hiçbirini oğluna eş olmaya, (gerçekte Peygamberimize anne olmaya) lâyık görmediği için çekimser duruyordu. Yer altındaki karıncaların, havada uçuşan kuşların ve denizdeki balıkların kaderini yazan Allah (c.c.), hiç kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v.) in babasını ve annesini de takdir etmişti. Ancak bir zamanlama meselesi vardı ve Abdülmuttalib, işte bu zaman deryasında oyalanıp duruyordu. Bir gün Abdülmuttalib'in yanında Vehb bin Abd-i Menâf'ın kızı Âmine'den söz açıldı ve orada bulunanların hepsi, Mekke'de Âmine gibi iffetli, hayalı ve güzel bir kızın olmadığını söylediler. Zaman deryasının kıyısına çok yaklaşan Abdülmuttalib, aniden karar verdi ve doğruca Vehb bin Abd-i Menâf'ın evine gitti. Vehb, karşısında Abdülmuttalib'i görünce çok şaşırdı, heyecanlandı ve âdeta dili tutuldu. Sonra dedi ki: Ben bu gece rüyamda dedemiz Hz. İbrahim'i gördüm. Bana; “Ben senin kızın Âmine'yi, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'a nikâhladım, siz de kabul edin”. dedi. Abdülmuttalib ile Vehb birbirine sarılıp biz de kabul ettik dediler ve Abdullah ile Âmine'nin nikâh akdini yaptılar. O dönemde nikâh akdinin dışında, söz, nişan, çalgı, eğlence ve gelin alması gibi tantanalar olmadığından, Abdullah ile Âmine hemen evlendiler ve Yüce Allah'ın onlara takdir ettiği görevi gerçekleştirdiler. Hz. Âdem'den beri pek çok peygamberlerin, evliyaların ve milyonlarca temiz, iffetli erkeklerin ve kadınların nöbetleşe alınlarında taşıdıkları o kutsal nur, Hz. Abdullah'ın alnından Hz. Âmine'nin alnına intikal etti ve Hz. Muhammed'in bedensel yapısının temeli atıldı. Hz. Âmine'nin hâmilelik dönemi Mekke'de yıllardan beri devam eden kıtlık, kuraklık ve pahalılık, Peygamberimiz (s.a.v.) in ana rahmine düşmesi ile bolluk, bereket ve ucuzluğa dönüştü ve halk yoksulluktan kurtulup refaha kavuştu. Araplar o yıla “Senet-ül feth ve'l-ibtihac” (bolluk ve sevinç yılı) adını verdiler ve yıllarca o yılı, tarih başlangıcı olarak kullandılar. Âmine hâtun diyor ki: Ben hâmile olduğumu ancak âdet görmeyince anladım. Çünkü hâmilelik dönemimde kusma ve bulantı gibi hiçbir olumsuzlukla karşılaşmadım. Bir gece rüyamda, “Âmine! Sen âlemlerin efendisine hâmilesin, doğduğu zaman adını Muhammed koy” dediler. 512 Abdülmuttalib, gelini Âmine'nin hâmile olduğunu öğrenince çok sevindi ve torunu doğunca büyük bir ziyafet vermek istedi. Mekke'de hurma yetişmediği için oğlu Abdullah'ı ticaret kervanı ile Şam'a gönderdi ve dönüşte Medine'ye uğrayıp hurma getirmesini söyledi. Şam dönüşü Medine'ye uğrayan Abdullah, babasının dayıları olan Adî bin Neccâr oğullarının yanında hastalandı ve bir ay kadar hasta yattıktan sonra 25 yaşlarında vefat etti. Abdullah'ın ölüm haberi Mekke'ye ulaşınca, Hz. Âmine çok ağladı; çünkü kendisi genç yaşında dul ve karnındaki yavrusu yetim kalmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) ana karnında iken, Ebrehe komutasındaki bir ordu Kâbe'yi yıkmak için yola çıktı. Ordu Mekke'ye yaklaşınca, ordunun önünde yürüyen “Mahmûd” adındaki fil birden yere çöktü ve tüm çabalarına rağmen kalkmadı. Fili başka bir yöne çevirdikleri zaman kalkıp yürüyor, Mekke'ye çevirince derhal çöküp yatıyordu. Onlar fille uğraşırken bir anda sürüler halinde Ebâbil (dağ kırlangıcı) kuşları geldi ve askerlerin üzerine nohut büyüklüğündeki taşları (kimyasal bombaları) atmaya başladılar. Her kuş biri ağzında ve ikisi ayak pençelerinde olmak üzere üç taş taşıyordu ve attıkları taşlar askerlerin bedenini delip karşı taraftan çıkıyordu. Ebrehe ile birlikte çok az sayıdaki asker yaralı bir halde kaçıp Yemen'in başkenti Sana'ya kadar gitti ama onlar da orada acı içinde kıvranarak can verdi. “Fil vak'ası” denilen bu olayda ordunun tamamına yakını helâk oldu ve bu olay Arap Yarımadasında dillere destan oldu. Bu olaydan sonra bütün kabileler Kâbe'nin kutsallığını kabullendi ve Mekke halkına saygı göstermeye başladı. Hz. Muhammed'in doğumu Fil vak'ası Muharrem ayının ortalarında oldu, aradan elli küsür gün geçti ve Rebîulevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi geldi. Bu gece farklı bir geceydi. Çünkü bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed dünyaya gelecek ve Hz. Âmine alnındaki emaneti (nuru) gerçek sahibine teslim edecekti. Aylar, haftalar, günler geçmiş ve Hz. Muhammed'in doğumuna artık saatler kalmıştı. Dünya, ay, güneş ve yıldızlar, aşka gelmiş Allah Allah diye dönüyor, melekler âdeta nefeslerini tutmuş doğum ânını bekliyor ve yeşil ipeklere bürünen cennet hûrileri dünyadan haber bekliyordu. Hz. Cebrâil cennetten getirdiği üç mânevî sancaktan birini doğuya, birini batıya ve üçüncüsünü Kâbe'nin üstüne dikti ve yeryüzündeki meleklere doğum mesajını verdi. 513 Âlemlerin efendisini doğuracak olan Hz. Âmine gerçi genç yaşında dul ve garip kalmıştı ama o gece yalnız değildi. Evin içi Abdü Menâf kabilesinin kızlarına benzeyen hûri kızları ile dolmuş, çevresini melekler kuşatmış ve Hz. Meryem ile Hz. Âsiye'nin ruhları da gelmişti. Ayrıca Abdurrahman bin Avf'ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebu'lÂs'ın annesi Fâtıma Hâtun ve Hz. Âmine'nin görümcesi Sâfiye Hâtun da o gece Hz. Âmine'yi yalnız bırakmamışlardı. Mutlu an Hz. Âmine diyor ki: Ben hâmile kaldığım zaman gebelik zahmeti çekmediğim gibi doğururken de doğum sancısı görmedim. Doğum vaktim yaklaşınca bir ses duydum ve ürperdim. Sonra beyaz bir kuş (melek) gelip sırtımı kanadı ile sıvazlayınca benden korku gitti. Çok susamıştım ve içim yanıyordu. Bana hemen bir bardak dolusu su verdiler. Kardan beyaz ve baldan tatlı olan o suyu içtiğim anda içim, dışım, çevrem ve her şey nur oldu ve ben nurdan başka bir şey göremez oldum. İşte o anda âlemlere rahmet olan yavrum Muhammed'im sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak dünyaya geldi ve hemen secdeye kapanıp “Lâ ilâhe illallah ve inniy Resûlullah” (Allah'tan başka ilâh yoktur ve ben Allah'ın Resûlüyüm) diye tevhid getirdi ve ardından üç defa “ümmetim, ümmetim, ümmetim!” dedi. (Sallallahu aleyhi ve sellem) Peygamberimiz (s.a.v.) doğarken, dedesi Abdülmuttalib Kâbe'nin yanında idi. Gizli bir ses ona: Âmine'nin oğlu oldu. Git onu gör ve adını Muhammed koy dedi. Abdülmuttalib hemen Âmine'nin evine geldi, torununu kucağına alıp sevdi ve adını Muhammed (s.a.v.) koydu. Abdülmuttalib hem sevindi ve hem de çok duygulandı. Çünkü oğlu Abdullah bu günleri görmeden âhiret âlemine gitti ve torunu Muhammed de babasız yetim olarak dünyaya geldi. Abdülmuttalib en güzel develeri kesip üç gün ziyafetler verdi ve tüm yetimleri, yoksulları sevindirdi. Çok önemli bir uyarı! Peygamberimiz (s.a.v.) İslâmî aylardan Rebîulevvel ayının on ikinci gecesi doğmuştur. Bu nedenle 1.400 küsür yıldan beri yeryüzündeki bütün müslümanlar “Rebîulevvel ayının on ikinci gecesini” Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecesi olarak kutlamaktadırlar. Perde arkasındaki gizli ellerin dayatması ile Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecesini hıristiyan takvimine göre 20 Nisanda kutlayanlar ve gerekçe olarak Rebîulevvel ayının her yıl değiştiğini savunanlar, Ramazan ve hac ayları da her yıl değiştiğine göre, onları da mı hıristiyan takvimine göre düzenleyecekler? 514 Yüce Allah buyuruyor: Kim ki kendisine doğru yol belli olduktan sonra, peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız (hidâyet etmeyiz) ve cehenneme atarız, o ne kötü gidilecek bir yerdir. (Nisâ, 115) Asr-ı saadetten beri yeryüzündeki bütün mü'minlerin ve günümüz coğrafyasında da bütün İslâm ülkelerinin inancı, yolu ve uygulaması, Peygamberimiz (s.a.v.) in doğum gecesi 12 Rebîulevvel'dir. Mü'minlerin yolundan ayrılanlar ve Rebîulevvel ayının 12. gecesinde sesleri kısılanlar, 20 Nisanda şahin kesilip Peygamber havârisi oluyorlar. Ne diyelim? Allah hidayet eylesin! Hz. Muhammed'in çocukluğu ve gençliği Mekke halkı yeni doğan çocuklarını havası daha güzel olan kabilelerdeki sütannelere verdikleri için Hz. Muhammed'i de Benî Sa'd kabilesinden Halîme ismindeki bir sütanneye verdiler. Halîme ailesi Benî Sa'd kabilesinin en fakiri iken, Hz. Muhammed'i süt evlâtlılığı olarak alınca, evlerine her taraftan bereketler yağdı ve kısa zamanda kabilenin en varlıklı kişileri oldular. Peygamberimiz (s.a.v.) sütannesinin sağ memesini emer, sol memesini süt kardeşine bırakırdı. İki aylıkken emeklemeye, üç aylıkken ayakta durmaya, dört aylıkken bir şeye tutunup yürümeye, beş aylıkken bir şeye tutunmadan yürümeye ve altı aylık olunca rahatça yürümeye başladı. Sekiz-dokuz aylıkken konuşmaya başladı ve ilk sözü “Lâ ilâhe illallah” oldu. “Bismillâh” demeden bir şey almaz, sol eli ile yemez ve çocuklarla oynamayı sevmezdi. Sütanneler genelde iki yaşına kadar çocuğu emzirir, sonra Mekke'ye getirip ailesine teslim eder ve ücretini alırdı. Halîme de iki yaşına gelince Peygamberimizi Mekke'ye getirdi ama bereketleri kaçar korkusuyla çok diller döktü, yayla havasının çocuğa yaradığını söyledi ve iki yıl daha bakmak üzere Peygamberimizi alıp Benî Sa'd kabilesine götürdü. Peygamberimiz (s.a.v.) bir müddet daha sütannesinin yanında kaldı ve iki yıl sonra yani dört yaşına gelince, sütannesi Halîme onu Mekke'ye getirdi ve annesi Hz. Âmine'ye teslim etti. Peygamberimiz (s.a.v.) artık annesi Hz. Âmine'nin yanındaydı ve çocukluğunun en mutlu günlerini yaşıyordu. Ancak dışarıda yaşıtlarının babalarına koşuştuklarını görünce bir kenara çekilip ağlıyor ve eve gelince, “Anne, benim babam yok mu?” diye soruyordu. 515 Peygamberimiz (s.a.v.) altı yaşında iken annesi ve Ümmü Eymen'le birlikte dayılarını ziyaret etmek için Medine'ye gittiler ve dönüşte babası Hz. Abdullah'ın kabrini ziyaret ettiler. Annesi Hz. Âmine; “işte baban burada yatıyor” deyince Peygamberimiz (s.a.v.) çok duygulandı ve annesine sarılıp ağlamaya başladı. Anne ile oğul mezarın başında birbirlerine sarılıp ağlarken, Ümmü Eymen de onlarla birlikte ağladı, sonra develerine bindiler ve Mekke'ye doğru yola çıktılar. Bir peygambere anne olma şerefi ile birlikte çilesine de katlanma zorunluluğunda olan Hz. Âmine, yolda hastalandı ve Ebvâ denilen yerde güçlükle devesinden indi ve yere yığıldı. Babasının mezarı başında çok ağlayan ve henüz gözyaşları kurumayan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), şimdi de “Anneciğim, sende mi öleceksin? Beni kime bırakacaksın?” diye ağlıyordu. Hz. Âmine güçlükle gözlerini açıp son kez yetim yavrusuna baktı ve “Her yeni eskir ve her yaşayan ölür. Ben de ölüyorum ama sana doyamadım” dedi ve temiz ruhunu Azrâil'e teslim etti. Yetim Muhammed ağlıyordu, Ümmü Eymen ağlıyordu, yerdeki ve gökteki melekler ağlıyordu. Ancak bunlar kader çizgisini aşıp kontrolden çıkan olaylar değildi ki!.. Çünkü Hz. Muhammed son peygamber olacak, sıfırdan yani Mekke müşriklerinden başlayacak ve İslâm'ı yeryüzüne egemen kılacaktı. Bu yolda önüne çıkabilecek her çeşit engelleri aşabilmesi ve olumsuzluklara katlanabilmesi için zor koşullarda yetişmesi ve sıkıntılara alışması gerekiyordu. Ayrıca anne-baba olarak Hz. Âmine ile Hz. Abdullah'ın yavruları Muhammed'i bir peygamber olarak yetiştirmeye ve bu kutsal göreve hazırlamaya liyâkat ve yetenekleri olmadığından, Allah (c.c.) onları devre dışı bıraktı ve Hz. Muhammed'i özel gözetimine aldı. Kervandakilerin yardımı ile Hz. Âmine Ebvâ denilen yerde defnedildi ve Peygamberimiz (s.a.v.) in “Annem'den sonra ikinci annem” dediği Ümmü Eymen, yetim Muhammed'i kucaklayıp devesine bindirdi ve Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Abdülmuttalib çok sevdiği ve üzerine titrediği yetim torununa sahip çıktı, onu canı gibi korudu. Ancak iki yıl sonra o da bu fâni dünyadan göçünce, Peygamberimiz (s.a.v.) 8 yaşında iken tekrar yetimlik acısını yaşadı ve amcası Ebû Tâlib ile yengesi Fâtımâ'nın eline kaldı. Çocukluğu yetimlik ve gözyaşları ile geçen Peygamberimiz (s.a.v.) in, gençliği de yoksulluk içinde geçti ve 25 yaşına kadar amcası Ebû Tâlib'in evinde kaldı. 516 Hz. Muhammed'in evliliği Mekke'de Hadîce adında 40 yaşlarında iffetli, şerefli, varlıklı ve çok güzel bir kadın vardı. Hz. Hadîce cahiliye döneminde genç yaşında dul kaldığı halde namusunu, şerefini ve iffetini titizlikle koruduğu için Mekke halkı ona, “Hadîce-i tâhire” (tertemiz Hadîce) derlerdi. Hz. Hadîce bir gece rüyasında, ayın gökten inip koynuna girdiğini ve sonra koltuğundan çıkıp bütün âlemleri aydınlattığını gördü ve çok etkilendi. Mekke'de en iyi rüya yorumcusu ve amcasının oğlu olan Varaka bin Nevfel'e gitti ve rüyasını ona anlattı. Varaka, câhiliye döneminde putlara tapınmayan, hak dinleri araştıran, Allah'ın birliğine inanan, münzevî hayatı yaşayan ve keşfi açık olan bir kişiydi. Varaka: “Ey Hadîce! O ay, Hz Mûsa'nın ve Hz. İsa'nın geleceğini haber verdiği son peygamberdir. Mekke'den çıkacak ve sonra Medine'ye hicret edecek. Ne mutlu sana ki, onun eşi olacaksın ve o senin evinde iken ona vahiy (îlâhî emir) gelecek ve bütün âlemleri aydınlatacak” dedi. Genç yaşında dul kalan Hz. Hadîce, her açıdan ideal bir kadın olduğu için talipleri çoktu. Ancak o, evlenme konusunda isteksizdi. Bu rüyadan sonra fikrini değiştirdi ve evlenmeye karar verdi. Ancak! Mekke'de kim peygamber olabilirdi ki! Bir gün akşam üzeri güneşin batışını ve bu âlemleri yaratan Allah'ın kudretini tefekkür ederken, karşıdan Hz. Muhammed'i gördü ve işte bu peygamber olabilir dedi. Hz. Hadîce güvenli kimselere sermaye verip ve kâr ortağı yapıp ticaret için Şam'a gönderirdi. Hz. Muhammed ile evlenmeye karar verince, onu yakından izlemek ve doğruluğunu ölçmek için sermaye verip ticaret için Şam'a göndermeye karar verdi. Ebû Tâlib'in aracılığı ile Hz. Muhammed'e teklifini iletti ve Hz. Muhammed teklifi kabul edince sermaye verip Şam'a gönderdi. Ayrıca Hz. Muhammed'in davranışlarını yakından izlemesi için, en güvenli kölesi Meysere'yi de onunla birlikte Şam'a gönderdi. Kafilenin dönüş haberi Mekke'ye ulaşınca, Hz. Hadîce terasa çıkıp kafilenin gelişini izlemeye başladı. Hava çok sıcaktı ve gökyüzü açık olduğu halde, sadece kafilenin üstünde küçücük bir bulut parçası vardı. Kafile yaklaşınca o bulutun Hz. Muhammed'in başının üstünde olduğunu ve kafile durunca bulutun da durduğunu gördü. 517 Hz. Muhammed doğruca Hz. Hadîce'nin yanına geldi ve sermaye ile birlikte elde edilen kârları ona teslim etti. Kârlar paylaşıldı ama Hz. Hadîce'nin gönlü parada değil, Hz. Muhammed'de idi. Hz. Hadîce kölesi Meysere'yi de dinledikten sonra kesin kararını verdi ve Hz. Muhammed'in halası Hz. Sâfiye'yi evine davet edip kararını bildirdi ve aracı olmasını rica etti. Hz. Sâfiye'nin aracılığı ile Ebû Tâlib ve Peygamberimiz (s.a.v.) de teklifi kabul edince, Hz. Hadîce'nin evinde büyük bir ziyafet tertip edildi ve çeşitli ikramlar yapıldı. Yemekten sonra Varaka bin Nevfel nikâh akdini yaptı ve davetliler dağıldıktan sonra “ay” Hz. Hadîce'nin koynuna girdi. Hz. Muhammed için yeni bir dönem başlamıştı. Yetimlik, yoksulluk günleri geride kalmış, artık onun da vefakâr bir eşi ve çok mutlu bir yuvası vardı. Hz. Hadîce eşine peygamber adayı gözü ile bakıyor, her isteğini derhal yerine getiriyor ve gönlünü incitmemek için elinden geleni yapıyordu. Hz. Muhammed gerçekten mutluydu ve hayatının en mutlu günlerini yaşıyordu ama o sadece eş ve baba olmak ve çoluk çocuğunun ekmek parasını kazanmak için yaratılmamıştı ki!.. Okyanuslardaki yaşam koşullarına göre yaratılan balinalar göllerde tatmin olamadıkları gibi âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed de sadece aile mutluluğu ile tatmin olamıyor, çünkü o ümmet aşkı ile yanıyordu. Dışarı çıkınca bulutlar onu güneşten koruyor, dağlar, taşlar, ağaçlar ve melekler “Esselâmü aleyke ya Resûlallah” diye selâm veriyor ve âdeta onu göreve davet ediyordu. Peygamberlik dönemine geçiş Peygamberlik dönemi yaklaştıkça gayb âleminden pencereler açılıyor, olağan üstü olaylarla karşılaşıyor ve ara sıra bazı melekler ziyaretine geliyordu. Artık kalbi dünyadan kopmuş sürekli Allah aşkı ile yanıyor ve gönlü Allah'tan başka hiçbir şeyle tatmin olmuyordu. Kırk yaşına yaklaşınca her gece açık ve net rüyalar görmeye ve kaderle ilgili sırları önceden öğrenmeye başladı. Ertesi günü başına ne gelecek ve ne gibi olaylarla karşılaşacaksa, hepsini açıkça rüyasında görüyor ve ertesi gün her şey noktasına, virgülüne kadar aynen meydana geliyordu. Bu hal altı ay kadar devam etti, sonra kendisine yalnızlık sevdirildi. Ruhsal açıdan peygamberliğe geçiş dönemini yaşayan, bu nedenle iradesi elinden alınan ve doğrudan Yüce Allah tarafından yönlendirilen Peygamberimiz (s.a.v.), Mekke'nin dışında yalnız kalmak istiyordu ama bunu eşi Hz. Hadîce'ye nasıl anlatabilirdi ki! 518 Sıkılarak da olsa içinde bulunduğu durumu biraz açınca, Hz. Hadîce bunu olumlu karşıladı ve eli ile azığını hazırlayıp “Ya Muhammed! Dilediğin yere git ve dilediğin kadar kal. Hiç kuşkum yok, sen Allah'ın özel gözetimi altındasın” dedi. İlâhi iradeye tam teslim olan Peygamberimiz (s.a.v.), eşi ve çocukları ile vedalaşıp evinden çıktı Nur Dağına doğru yöneldi ve Hıra mağarası ona cennet gibi güzel göründü. Allah'tan başka her şeyi unutan ve peygamberlere özel “Fena fillah” mâkamında hızla ilerleyen Hz. Muhammed, Allah Allah diye yanıyor ve peygamberliğe geçiş dönemini tamamlıyordu. Evinden, eşinden, aşından, yavrularından ve tüm madde âleminden kopan ve Allah aşkı ile yanan Hz. Muhammed, peygamberliğe geçiş dönemini tamamlayınca ve kalbi vahyin ağırlığına dayanacak yapıya kavuşunca, Hz. Cebrâil ufukta belirdi ve gür bir sesle “Ya Muhammed!” dedi. Sonra yaklaştı, iki eli ile kucaklayıp sıktı ve “Oku, ya Muhammed” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ben okuma bilmiyorum” deyince, tekrar tekrar sıktı ve üçüncüde, “Yaratan Rabbi'nin adı ile oku” diye başlayan Alâk sûresinin ilk beş âyetini vahyetti. Hz. Muhammed'e 40 yaşında ilk vahiy geldi ve peygamberlik dönemi başladı. Ancak Allah'ın emirlerini tebliğ etme ve insanları İslâm'a davet etme görevi bir kaç yıl daha ertelendi. Hz. Muhammed önceki peygamberler gibi sadece küçük bir topluma değil, yeryüzündeki bütün insanlara gönderilen son peygamber olduğundan, görevi gerçekten çok güçtü. Çünkü öncelikle görevine sıfırdan hem de Mekke müşrikleri gibi katı yürekli ve sert yapılı insanlardan başlayacak, Arabistan çöllerini aç ve susuz deve üzerinde kabile kabile dolaşacak, sonra o dönemin süper gücü olan Bizans'a yönelecek ve Tebuk'a kadar deve üzerinde gidecekti. Peygamberlik görevi süresince bir tek gece sabaha kadar yatıp uyumadan, üç gün peşi peşine kuru arpa ile karnını doyurmadan Allah yolunda cihad etmek ve her çeşit baskı ve zorbalıklar karşısında yılmadan sabırla göreve devam etmek, nebiy mâkamındaki peygamberlerin bile sabır ve tahammül sınırını aşacağından, Hz. Muhammed'in Nebîlik'ten, Ulü'l-azm ve Hâtem-ül-enbiya mâkamlarına yükselinceye kadar seyr-i sülûküne (mânevî yolculuk) devam etmesi gerektiğinden, tebliğ görevi bir kaç yıl ertelendi. 519 Tebliğ görevinin başlaması Hz. Muhammed bir gün Nur Dağında tefekküre dalmış ve kendinden geçmişti. Aniden çok şiddetli bir ses duyunca ürperdi, titremeye başladı ve evine gidip eşine,“Dessirûnî, dessirûnî” (beni örtün, beni örtün) dedi. İşte o anda Hz. Cebrâil geldi ve aşağıdaki âyetleri getirdi. “Ey örtüye bürünen! (yatan!) Kalk ve (insanları azabım ile) uyar. Rabbini büyükle (Allahu Ekber de). Elbiseni tertemiz tut (necasetten koru). (günah olan her çeşit) Kötü şeylerden uzaklaş. İyiliği (karşılığında) daha fazlasını bekleyerek yapma! Rabbin için (baskılara) sabret”. (Müddessir, 1-7) Hz. Cebrâil “Ey örtüye bürünen, kalk ve uyar” âyetlerini okuyunca, Peygamberimiz (s.a.v.) derhal ayağa kalktı ve “Rabbini büyükle” âyetini okuyunca da “Allahu Ekber” diye tekbir aldı. Peygamberimiz (s.a.v.) in yanında vefakâr eşi Hz. Hadîce vardı. Hz. Hadîce gerçi Hz. Cebrâil'i görmemiş ve okunan âyetleri duymamıştı ama bir şeyler sezmiş ve çok duygulanmıştı. Bu nedenle Peygamberimiz (s.a.v.) ayağa kalkınca, o da kalktı ve birlikte tekbir getirdi. Hz. Cebrâil gidince Peygamberimiz (s.a.v.) kendini izlemekte olan eşine: “Ey Hadîce! Rabbim bana tebliğ görevime başlamamı emretti. Ben de öncelikle senden başlıyorum. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuma inanarak kelime-i şehadet getir de ilk müslüman sen ol” dedi. Yıllarca bu mutlu anı bekleyen Hz. Hadîce, cân-ı gönülden kelime-i şehadeti getirip müslüman oldu, abdest alıp Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte iki rek'at namaz kıldı ve rüyası gerçek oldu. Hz. Hadîce'den sonra hür erkeklerden Hz. Ebû Bekir, azatlı kölelerden Hz. Zeyd ve çocuklardan Hz. Ali de müslüman olunca, Peygamberimiz (s.a.v.) in dört tane sahâbesi oldu. Câhiliye döneminde de putlara karşı olan Hz. Ebû Bekir, huzuru İslâm'da bulunca ve her açıdan tatmin olunca, bu mutluluğunu arkadaşları ile paylaşmak istedi ve en yakın arkadaşlarından beşini İslâm'a davet edip Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına getirdi. 520 Hz. Ebû Bekir'in yakın arkadaşı olan Osman bin Affan, Abdurrahman bin Avf, Zübeyr bin Avam, Sa'd bin Ebî Vakkas ve Talha bin Ubeydullah, Peygamberimiz (s.a.v.) in sohbetini dinleyince, derhal kelime-i şehadet getirip müslüman oldular ve abdest alıp cemaatle iki rek'at namaz kıldılar. Ebû Ubeyde, Ebû Seleme, Habbab, Sa'd bin Zeyd, eşi Fâtıma, Erkam bin Erkam, Osman bin Maz'ûn, Kudâme, Ubeyde bin Hâris, Abdullah bin Mes'ûd, Bilâl-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî, Yâsir, eşi Sümeyye ve oğlu Ammar da İslâm'ı ilk kabul eden mutlu sahâbelerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) tebliğ görevini gizlice yapıyor ve gönlü îmana yatkın olanları İslâm'a davet ediyordu. Ancak, Yüce Allah “Sana emrolunanı (tebliğ görevini) açıkça yap” (Hicr, 94) buyurunca, Peygamberimiz (s.a.v.) insanları açıkça İslâm'a davet etmeye başladı ve müslümanlar için zorlu günler başladı. Baskı, zulüm ve işkence dönemi Yüce Allah buyuruyor: Onlar ki, hicret ettiler, (hicret etme zorunluluğunda kaldılar) yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda işkence gördüler, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun ki onların günahlarını örteceğim (bağışlayacağım) ve onları alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. (Âl-i İmrân, 195) Başta Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere Mekke dönemini yaşayan sahâbeler, hicret ettiler, öz yurtlarından çıkarıldılar, Allah yolunda her çeşit baskı, zulüm, aşağılama, hakaret ve işkencelere sabrettiler ve gereğinde din uğrunda çarpıştılar ve öldürüldüler. Kuşkusuz Allah onların mükâfatını kat kat verecek ve onları o güzelim cennetinde ebedî konuk edecek. Allah yolunda işkence görenler Evrensel hukuk kurallarına göre “suçsuz ceza olmaz” diye bir kural vardır ama ne yazık ki bu kural işkenceciler için geçerli değildir. Aşağıda, sadece “Allah bir” dedikleri için işkence gören bazı sahâbelerden örnekler verelim ve Allah işkencecilerin cezasını versin diyelim! Hz. Yâsir ile eşi Hz. Sümeyye İlk müslümanlardan olan Hz. Yâsir ile eşi Hz. Sümeyye, Ebu Cehil'in amcası Ebû Huzeyfe'nin azatlı kölesi idiler. Ebû Cehil ile amcası bunların müslüman olduğunu öğrenince çılgına döndüler ve dinden dönmeleri için baskı yapmaya başladılar. Baskı sonuç vermeyince Hz. Yâsir ile eşi Hz. Sümeyye'yi ve oğulları Hz. Ammar'ı Mekke'nin dışında çöle götürüp işkence yapmaya başladılar. 521 Bazı sahâbelerine işkence yapıldığını öğrenen Peygamberimiz (s.a.v.), içi yanarak yanlarına gitti ve “Sabredin, ey Yâsir ailesi! Size vaadedilen cennettir” diye onları şehitlik ve cennetle müjdeledi. Müşrikler günlerce aç ve susuz bıraktıkları Hz. Yâsir ile Hz. Sümeyye'yi hakaret edip dövüyor, çırılçıplak soyup kızgın kumlara gömüyor ve üstlerine ağır taşları koyup işkence yapıyorlardı. Îmanın tadını ve cennetin kokusunu alan Hz. Yâsir ile Hz. Sümeyye, işkencelere sabrediyor ve sadece “Allah bir, Allah bir” diyorlardı. Onların Allah bir demesine tahammül edemeyen müşrikler, Hz. Yâsir'in iki ayağını iki deveye bağladılar ve develeri ters yönde çekmeye başladılar. Hz. Yâsir can acısıyla kıvrana kıvrana ve Allah Allah diyerek şehit oldu ve ruhu cennete uçup gitti. Hz. Yâsir'in ardından eşi Hz. Sümeyye de Ebu cehil tarafından hançerle şehit edildi ve onun ruhu da eşi ile birikte cennete uçup gitti. Allah ikisinden de razı olsun ve cennet onlara helâl olsun!.. Hz. Bilâl-ı Habeşî İlk müslümanlardan olan Hz. Bilâl, Ümeyye bin Halef'in kölesi idi. Ümeyy, kölesinin müslüman olduğunu öğrenince çılgına döndü ve dinden dönmesi için baskı yapmaya başladı. Hz. Bilâl baskılara boyun eğmeyince, Ümeyy ve arkadaşları onu Mekke'nin dışına götürüp kızgın kumlara gömdüler ve günlerce işkence yaptılar. Hz. Bilâl sadece “Allah bir, Allah bir” diyor, müşrikler de üstüne ağır taşlar koyup zavallı Bilâl-ı Habeşî'yi kumların üstünde sürüklüyorlardı. İşkenceye doymayan müşrikler, bitkin bir halde olan Hz. Bilâl'in boynuna bir ip bağlayıp onu yaramaz çocukların eline teslim ettiler. Çocuklar Hz. Bilâl'i Mekke'nin sokaklarında koştururken, insanlığını yitiren büyükler de gülüp seyrediyordu. Günlerce aç, susuz kalan ve ağır işkenceler gören Hz. Bilâl, bu koşuya dayanamayıp yere düştü ve ayağa kalkamadı. Çocuklar ipini çekerken o sadece, “Allah bir, Allah bir” diyor, kanlar içinde ve yarı baygın bir halde yerde yatıyordu. O anda oradan geçmekte olan Hz. Ebû Bekir, zavallı Bilâl'i kanlar içinde ve yarı baygın bir halde yerde yatarken görünce içi yandı ve Ümeyye bin Halef'e, “bu köleyi bana satar mısın?” dedi. Ümeyy: “Satarım ama kölemin yerine bir köle, üstelik de on altın daha isterim” dedi. Hz. Ebû Bekir bir müşrik köle ile on altını verip Hz. Bilâl'ı aldı, elinden tutup kaldırdı, doğruca Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına getirdi ve “ya 522 Resûlallah! Bilâl'ı Allah rızası için azad ettim” dedi. Hz. Suheyb-i Rûmî İlk müslümanlardan olan Hz. Suheyb, Allah yolunda işkence çeken sahâbelerden biridir. Küçük yaşta annesinin yanında rumlar tarafından kaçırılan, sonra Benî Kelb kabilesine köle olarak satılan Hz. Suheyb, Mekke'de kimsesi olmayan gariplerdendi. Hz. Suheyb'in gizlice müslüman olduğunu öğrenen müşrikler, önce tehdit edip tekme, tokat dövdüler. Sonra büyük bir ateş yakıp kızgın korların üzerine zavallı Suheyb'i sırt üstü yatırdılar. Sırtı cayır cayır yanan Hz. Suheyb can acısıyla kıvranırken, insanlığını yitiren müşrikler de üstünden bastırıyordu. Zavallı Suheyb bu korkunç işkenceye fazla dayanamadı ve sonunda bayıldı. Kendine geldiğinde, işkenceci müşriklerin gittiğini ve ateşin söndüğünü gördü. Ancak yanan yerleri şiddetle ağrıyor ve yaralarından kanlı cerahatler akıyordu. Etrafına bakındı! Elinden tutup ayağa kaldıracak ve yaralarını saracak bir yakını yoktu. Güçlükle ayağa kalktı, Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına gitti ve “Bak, ya Resûlallah! Müşrikler bana ne yaptı”. diye sırtını gösterdi. Peygamberimiz (s.a.v.): Sabrediniz, Allah bu dini yeryüzüne egemen kılacak ve sizin intikamınızı alacak” buyurdu. Peygamberimize hakaret edenlerin sonu Ebû Cehil Mekke'deki her işkence olayında ya doğrudan ya da dolaylı olarak mutlaka Ebû Cehil'in payı ve onayı vardı. Bu nedenle müslümanlar ona, bir numaralı Allah düşmanı adını verdiler. Ebû Cehil müşriklere, “eğer Muhammed'i namaz kılarken görürsem, secdeye gittiği anda başını taşla ezeceğim” diye Lât ve Uzza'ya (putlara) yemin etti. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe'nin yanında namaz kılarken Ebû Cehil onu gördü ve eline büyük bir taş alıp üzerine doğru yürüdü, ancak taşı atamadan geri döndü ve hızla oradan uzaklaştı. Sebebini soran yandaşlarına, Muhammed ile aramda ateşten kocaman bir hendek ve hendeğin içinde korkunç zebâniler vardı. Bir adım daha atsaydım, zebâniler beni tutup ateşe atacaklardı dedi. Yine bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe'nin yanında namaz kılıyordu, Ebû Cehil de yandaşları ile karşısında oturuyordu. Ebû Cehil ve yandaşları sokağa atılan kokuşmuş bir deve işkembesini sürükleyip getirdiler ve Peygamberimiz (s.a.v.) secde ederken sırtına koydular. 523 Peygamberimiz (s.a.v.) secdeden kalkamıyor, İslâm düşmanları da kahkaha ile gülüşüyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) in küçük kızı Hz. Fâtıma koşarak geldi, müşriklere “Allah'tan korkun” diye bağırdı ve kocaman deve işkembesini güçlükle çekip babasını kurtardı. Peygamberimiz (s.a.v.) secdeden kalkınca kahkaha ile gülenlere baktı ve “Allahım! Bunları sana havale ediyorum” dedi. Ebû Cehil denilen mel'un dahil, onların hepsi Bedir'de öldürüldü ve pis bedenleri deve işkembesi gibi ayaklarından sürüklenip bir çukura atıldı. Ebû Leheb ile oğlu Uteybe Yüce Allah “En yakın akrabalarını uyar” (Şuarâ, 214) buyurunca, Peygamberimiz (s.a.v.) en yakın akrabalarını Safâ Tepesine davet etti ve onlara:“Ey Hâşimoğulları! Ey Abdimenâfoğulları! Ben size şu dağın arkasında bir düşman ordusu var, size saldırmak üzereler dersem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sen hiç yalan söylemedin” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “İyi bilin ki, ben sizi önünüzdeki kıyâmet gününün azabından uyarmak için görevliyim. (Kelime-i şehâdet getirip) îman edin ki, kurtuluşa eresiniz” dedi. Akrabalarından amcası Ebû Leheb: “Sen bizi bunun için mi davet ettin?” diye hakaret etmeye ve çirkin sözler söylemeye başladı ve eline bir taş alıp Peygamberimize (s.a.v.) atmak istedi. Bu olay üzerine, “Ebû Leheb'in iki eli kurusun!” diye başlayan “Tebbet Sûresi” geldi. Peygamberimiz (s.a.v.) in kızlarından Rukayye, Ebû Leheb'in oğullarından Utbe'ye ve Ümmü Gülsüm de Uteybe'ye nikâhlanmış, henüz evlenmemişlerdi. Ebû Leheb Utbe ile Uteybe'ye, “gidin Muhammed'in kızlarını boşayın” diye emir verince, Utbe ile Uteybe Peygamberimiz (s.a.v.) in yanına geldiler ve biz senin kızlarını boşadık dediler. Ancak Uteybe işi azıtıp Peygamberimiz (s.a.v.) in yakasına yapıştı ve çekip gömleğini parçaladı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Rabbim! Canavarlarından bir canavarı buna musallat et” diye beddua etti. Uteybe bu olaydan sonra ticaret kervanı ile Şam'a giderken, Zerka denilen yerde ona bir aslan saldırdı ve devesinden aşağı indirip paramparça etti. Müşrikler Bedir'de yenilgiye uğrayınca, Ebû Leheb de kahrından adese denilen bulaşıcı çiçek hastalığına yakalandı. Mekkeliler adeseden korktukları için hiç kimse yanına yaklaşamadı ve ölünce cenazesi ortada kaldı. 524 Ancak cenazesi kokuşmaya başlayınca, götürüp bir çukura attılar. Ukbe bin Ebî Muayt ve Übey bin Halef Ukbe, ticaret için ara sıra Şam'a gider ve dönüşünde dostlarını davet edip evinde bir ziyafet verirdi. Bir Şam dönüşü en yakın komşusu olan Hz. Muhammed'i de davet etti, sofralar kuruldu ve konuklarına buyurun dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Eğer Kelime-i şehâdet getirmezsen, ben senin yemeğini yemem” dedi. Ukbe, bir tatsızlık olmasın diye Kelime-i şehâdeti getirdi ve Peygamberimiz (s.a.v.) de onun yemeğini yedi. Ukbe ile Übey çok samimi dostlardı. Ukbe'nin Kelime-i şehâdet getirdiğini duyan Übey çok kızdı ve Ukbe'ye, “eğer Muhammed'in yüzüne tükürmezsen seninle konuşmam” dedi. Übey'in hatırı için Hz. Muhammed'in yüzüne tükürmeye karar veren Ukbe, Peygamberimizi (s.a.v.) namaz kılarken görünce bu alçaklığı yaptı ve mübarek yüzüne tükürdü. Ancak o anda ters yönden bir rüzgar esti ve Ukbe'nin tükürüğünü kendi yüzüne çevirdi. Tükrük, havadaki gazlarla temas edince zehirli kimyasal maddeye dönüştü ve Ukbe'nin yüzünü yakıp derin yaralar açtı. Ukbe elinden gelen her şeyi yaptığı halde yarası ve sancısı geçmedi ve sonuçta Bedir'de Hz. Ali tarafından başı kesilip pis suratı bir çukura atıldı. Übey bin Halef'e gelince! Übey'in bir atı vardı ve Peygamberimizi (s.a.v.) gördükçe, “Ben bu atı, bunun üzerinde iken seni öldürmek için besliyorum” derdi. Peygamberimiz (s.a.v.) de, “onun üzerinde iken inşâAllah ben seni öldüreceğim” derdi. Uhud Savaşının en kritik bir ânında, Übey o atın üzerinde olduğu halde, “ya o, ya ben” diye Peygamberimize doğru geliyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) sahâbelerine, onu bana bırakın dedi ve bir hançer atıp onu atından düşürdü. Atından düşerken boyun kemiği kırılan ve yaralanan Übey, savaştan sonra Mekke'ye dönerken öküzler gibi bağıra bağıra yolda öldü ve bir çukura gömüldü. Peki, zulüm, baskı ve işkence devam edecek mi? Yüce Allah buyuruyor: (Kâfirler) Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Ancak kâfirler hoşlanmasa (istemese) de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır. (Tevbe, 32) Ebû Cehil, Ebû Leheb, Übey bin Halef, Ümeyye bin Halef, Utbe, Şey- 525 be, Ebû Muayt ve Velid bin Mugîre gibi kâfirler istemese de hakaret, tehdit, zulüm, baskı ve işkencelerle engellemeye çalışsalar da, Allah nurunu (dini) tamamlayacak ve İslâm yeryüzüne egemen olacaktı!.. Bu bir hayal, kurgu ya da temennî değil gerçektir. Çünkü sonsuz ve sınırsız kudret sahibi olan Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim Mekke'ye egemen olan güçlerin tüm baskılarına rağmen, İslâm Mekke'nin dışında hızla yayılıyor ve müslümanların sayısı her gün artıyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) nübüvvetin 11. yılı hac mevsiminde Akabe yakınlarında Medineli altı kişi ile karşılaştı ve onlara, “Lütfen oturun, biraz sohbet edelim” dedi. Onlar da kabul edip oturdular. Peygamberimiz (s.a.v.) Kur'an'dan bazı âyetler okudu, kısa bir sohbet yaptı, kendisinin son peygamber olduğunu haber verdi ve onları İslâm'a davet etti. Sohbetten çok etkilenen Medineliler, birbirlerine bakıştılar, aralarında gizlice konuştular, sonra Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular. Hacdan sonra yurtlarına dönen bu altı kişinin (sahâbelerin) çalışmaları ile Medine'de İslâm yavaş yavaş yayılmaya ve müslümanların sayısı artmaya başladı. Ertesi yıl on iki kişilik grup halinde geldiler ve Medinelilere Kur'an'ı öğretecek bir yetkili istediler. Peygamberimiz (s.a.v.) Mus'ab bin Umeyr'i görevlendirdi ve onlarla birlikte Medine'ye gönderdi. Ertesi yani nübüvvetin 13. yılında ikisi kadın olmak üzere 75 kişilik grup halinde geldiler ve Peygamberimizi (s.a.v.) Medine'ye davet ettiler. Medine'ye hicret Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye önce sahâbelerini gönderdi ve ardından Hz. Ebû Bekir ile birlikte kendisi gitti. Âlemlere rahmet olan Peygamberimiz (s.a.v.) in 53 yıllık Mekke hayatı, yetimlik, gözyaşları, yoksulluk ve din düşmanlarının zulüm ve baskısı altında geçmiş ve rahat bir gün görmemişti. Hicret olayı ile zulüm, baskı ve işkence dönemi kapandı ve Medine'de yeni bir dönem başladı. Artık Müslümanlar hürdü ve dinlerini özgürce yaşıyordu. Çünkü ilk İslâm Devleti kuruldu, ilâhi kanunlar yürürlüğe kondu ve devletin anayasası Kur'an oldu. 526 Hz. Bilâl günde beş defa mescidin yanındaki en yüksek bir yere çıkıyor, sesinin çıktığı kadar bağırıyor ve “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diye müslümanları namaza davet ediyordu. Ne yazık ki Mekke müşrikleri yine boş durmuyor ve Medine'ye saldırıyorlardı. Bu nedenle Peygamberimiz (s.a.v.) beş yıl içinde, üç büyük meydan savaşını yaşama zorunluluğunda kaldı. Ancak! Allah'ın takdir ettiği vakit gelmişti ve zaman İslâm'a çalışıyordu. Hicretin altıncı yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması ile müslümanların önü açıldı ve İslâm çevre kabileler arasında hızla yayılmaya başladı. Hayber'in fethi ile fetihler dönemi başladı ve Arap Yarımadasının kalbi olan Mekke'nin fethi ile İslâm Devleti, dünya devleti oldu. Sonsuz şükürler olsun O Yüce Allah'a ki! Mekke'de sahâbelerine yapılan işkenceleri gören ve gözü dolup içi yanan sevgili Peygamber efendimiz (s.a.v.), Mekke'nin fethini, işkenceci müşriklerin Kâbe'nin çevresinde başlarını öne eğip haklarında verilecek kararı beklediklerini ve sonra Mekkelilerin Safâ Tepesi yanında gruplar halinde müslüman olduklarını da gördü. Hicretin 9. yılında Peygamberimiz (s.a.v.) 30.000 kişilik bir ordu ile Bizans İmparatorluğuna meydan okuyarak Tebuk'a kadar gitti ve İslâm'ın, dünya devleti olduğunu dosta düşmana gösterdi. Arafat'da veda Hicretin 10. yılında 124.000 sahâbenin katılımı ile yapılan Veda Haccında İslâm güneşi zirveye ulaştı ve Peygamberimiz (s.a.v.) sıfırdan başlayıp 124.000 kişiye ulaşan sahâbelerine Arafat'da veda içeren bir konuşma yaptı. Peygamberimiz (s.a.v.) “Vedâ hutbesi” denilen Arafat'taki konuşmasının satır aralarında önemli mesajlar verdi ve özellikle “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki de bu yıldan sonra burada (Arafat'da) artık sizinle bir araya gelemeyeceğim” diye vefatının çok yaklaştığının sinyallerini verdi. Sahâbeler en coşkulu ve en feyizli günlerini Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte yaptıkları Veda Haccında yaşadılar ve nefeslerini keserek tarihî Vedâ hutbesini dinlediler. Akşam üzeri Hz. Cebrâil, “Bugün dininizi tamamladım” âyetini getirince coşku doruğa çıktı ve bir bayram sevinci yaşandı ama Hz. Ebû Bekir ağlıyordu! 527 Nedenini soran Peygamberimize: “Ya Resûlallah! Din tamamlandığına göre, senin görevinin de tamamlanmış olmasından ve aramızdan ayrılmandan korkuyorum” dedi ve bütün sahâbeleri ağlattı. Peygamberimiz (s.a.v.) in vefatı Hz. Ebû Bekir ictihadında yanılmamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) hac dönüşü Safer ayının sonuna doğru rahatsızlandı ve baş ağrısı ile başlayan hastalığı sonra yüksek ateşe dönüştü. Namaz vakitlerinde mescide gelip sahâbeleri ile birlikte namazı cemaatle kılıyordu ama sohbet yapmadan evine gidiyor ve istirahat ediyordu. Zorlu günlerin erleri olan ve Mekke'de müşriklerin işkencelerine sabreden vefakâr sahâbeleri şaşkına dönmüş, yemeden içmeden kesilmiş ve uykuları kaçmıştı. Ne yapmalı idiler? Ya da ne yapabilirlerdi ki! Oturup ağlamaktan, yürekleri yanmaktan ve şaşkın şaşkın dolaşmaktan başka ellerinden hiçbir şey gelmiyordu ki! Vefakâr sahâbelerinin hastalığına çok üzüldüğünü öğrenen Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ali ile Hz. Fadl'ın koluna girip mescide geldi, minberin ilk basamağına oturdu ve sahâbelerine: “Benim için çok üzüldüğünüzü öğrendim. Benden önce hangi peygamber ümmeti ile ebedî kaldı ki, ben de sizinle ebedî kalayım” dedi. Sonra bazı öğütler verdi, helallâştı ve evine gidip yatağına uzandı. Hz. Bilâl sabah ezanını erkence okurdu. Namaz vakti gelince Peygamberimiz (s.a.v.) in evine gider, “Essalâh ya Resûlallah!” diye kapıda bekler ve birlikte mescide gelirlerdi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) in vefatına üç gün kalmıştı. Peygamber aşkıyla yanan ve o gün sabah ezanını çok duygulu okuyan Hz. Bilâl, “Essalâh ya Resûlallah, Essalâh ya Resûlallah” diye peygamber kapısında bekliyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) çok rahatsızdı ve mescide gidecek kadar gücü yoktu. Bu nedenle Hz. Âişe'ye; “Bilâl'a söyle, Ebû Bekir imam olsun ve namazlarını kılsınlar” dedi. Mekke müşriklerinin işkencelerine sabreden Hz. Bilâl, şimdi yıkılmıştı. İçi yandı, gözleri doldu, bir şey konuşamadı ve güçlükle mescide gitti. Mescidde Peygamberimizi (s.a.v.) bekleyen gözler, Bilâl'ı yalnız ve bitkin bir halde görünce bir şeyler sezdiler ve şaşkın şaşkın Hz. Bilâl'a bakmaya başladılar. Hz. Bilâl doğruca Hz. Ebû Bekir'in yanına gitti, tek kelime konuşamadı. Ancak el işareti ile mihraba geçip namaz kıldırmasını anlatabildi. 528 Sahâbelerin hepsinin gözleri dolmuş, hepsi için için ağlıyordu. Hz. Ebû Bekir güçlükle mihraba geçti ve “Allahu Ekber” diye tekbir aldı ama ağlamaktan okuyamıyordu. 12 Rebîülevvel Pazartesi sabahı Peygamberimiz (s.a.v) yavaş yavaş mescide geldi ve Hz. Ebu Bekir'e uyup oturduğu yerde son namazını kıldı. Sonra evine gitti ve ölüm yatağına uzandı. İnsanlığın ortak kaderi olan ölümün belirtileri başlamış, mübarek yüzü nur gibi sararmış ve alnından inci taneleri gibi terler çıkmaya başlamıştı. Hz. Âişe, Peygamberimiz (s.a.v.) in başını göğsüne dayamış hem kendi gözyaşlarını hem de Peygamberimiz (s.a.v.) in terlerini siliyordu. Evde, Hz. Âişe, Hz. Fâtıma, Ezvâc-ı tâhirat ve Ümmü Eymen, dışarıda sahâbeler ve gökte melekler ağlıyordu. Çünkü Allah'ın son peygamberi bu dünyadan göçüp gidiyordu. Son defa Hz. Cebrâil geldi ve Hz. Azrâil'in de gelmekte olduğunu bildirdi. Ölüm meleği Azrâil hayatının en güç görevini yaptı ve Peygamberimiz (s.a.v.) in mübârek, mutahhar, mukaddes ruhu şerifini alıp Mele-i âlâ'ya yükseldi. Peygamberimiz (s.a.v.) in evinden gelen ağlama seslerine dışarıdaki sahâbelerin ağlamaları da karşınca, Medine bir anda mahşer yerine döndü ve insanlar sokaklara döküldü. Nefsî nefsî olmuştu. Anne kızını ve baba oğlunu görmüyordu. Çoluk, çocuk, kadın, erkek, genç, yaşlı herkes ağlıyor ve hepsinin içi yanıyordu. Hz. Osman'ın dili tutulmuş, konuşamıyordu. Hz. Ali bir duvarın dibine çökmüş ve başını iki elinin arasına almış ağlıyordu. Şuurunu kaybeden Hz. Ömer kılıcını çekmiş, sağa sola koşuyor ve “Hz. Muhammed öldü diyenin başını keserim” diyordu. Medine karışmış ve ortam gerilmişti. Hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu. Acı haberi alan Hz. Ebu Bekir de ağlayarak geldi ve doğruca kızı Hz. Âişe'nin evine gitti. Peygamberimizin üzerindeki örtüyü kaldırıp alnından öptü ve “Canım, anam, babam sana feda olsun” diye ağlamaya başladı. Hür erkeklerden ilk îman eden kendisiydi ama Peygamberimize doyamamıştı, şimdi de ağlamaya doyamıyordu. Ancak bir şeyler yapması lâzımdı. Dışarıda kargaşa vardı ve insanlar ne yapacağını bilmiyordu. Gözyaşını silip mescide gitti ve etrafına toplananlara; “İyi bilin ki, Hz. Muhammed ölmüştür. Ancak onun Rabbi olan Allah Hayy'dır” dedi ve “Muhammed ancak Allah'ın resûlüdür” âyetini okudu. 529 Hz. Ömer bu âyeti ilk defa duyuyormuş gibi dinledi, Peygamberimiz (s.a.v.) in öldüğüne inandı ve kendinden geçip bulunduğu yere yığılıp kaldı. Hz. Muhammed'in ölüm haberi dalga dalga bütün İslâm âlemine yayıldı, müslümanlar günlerce yandı, ağladı ve sahâbeler canlarından çok sevdikleri Peygamberimizi (s.a.v.) gözyaşları ile kara toprağa koydu!.. Ey bâd-ı saba! Uğrarsa yolun semt-i Haremeyne, Ta'zîmimi arz eyle, Resûlü's-sekaleyne. Şâhidim arz-u semâ'dır, bütün ecrâmîle, Âşıkım, sıdk ile ben, Hazret-i şâh-ı Resûle. Yansa da kalbim bu hasret ile, Tâkatı yok dilimin, halimi takrîre bile. Ey bâd-ı saba! Uğrarsa yolun semt-i Haremeyne, Selâmımı arz eyle Resûlü's-sekaleyne. Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidina Muhammed'in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeîn.