pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 A DAN Z YE İSLAMİ BİLGİLER: Haziran 2023

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Haziran 2023 Cuma

KALP VE GÖNÜL HER ÇOCUK MÜSLÜMAN OLARAK DOĞAR


KALP VE GÖNÜL HER ÇOCUK MÜSLÜMAN OLARAK DOĞAR
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İyi bilin ki, bedende küçük bir et parçası vardır. Eğer o et parçası iyi olursa, bütün beden iyi olur. Eğer o kötü olursa, bütün beden kötü olur. İşte o kalpdir. (Buhârî - Müslim - Ebû Dâvûd - Tirmizî)
Göğüs boşluğunda ve sol memenin iki parmak altında çam kozalağı şeklinde bir et parçası vardır ki, ona kalp denir. Bedenin motoru olan kalp, kanda erimiş potasyum atomunun elektronları ile çalışır ve kanın hareketi doğrultusunda kasılarak dolaşım sistemini yönlendirir. İnsanın bedensel hayâtı kalp denilen bu et parçasının sağlıklı ve düzenli çalışmasına bağlıdır. Aksi halde kalp durunca bütün hayâti fonksiyonlar da durur ve insan ölür. İç yapısı ve boyutları farklı olmakla birlikte hayvanlarda da kalp denilen bir et parçası vardır ve onların hayâtı da kalplerinin sağlıklı ve düzenli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Ancak madde ve madde ötesi âlemlerin odak noktası olan insanda bu et parçasının dışında kalb-i hakikî (gerçek kalp) denilen madde ötesi nûranî bir kalp daha vardır ki, ona gönül denir. İşte gönül denilen bu mânevî kalp iyi olduğu zaman, insan da iyi olur, Allah’a yönelir, günahlardan kaçınır ve ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapar. Eğer gönlün mânevî doğası bozulup fitne, fesat yuvasına dönüşürse ve şeytan dürtülerinin hedef noktası haline gelirse, İnsanın da mânevî doğası bozulur, Allah’ı unutur, günahlara dalar ve ibâdetlerden kopar. Gönül ve insan Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
HADİS: Allah sizin bedeninize ve şeklinize değil, (mânevî) kalplerinize bakar. (Müslim - İbni Mâce)
Kuşkusuz Allah insanların et parçasından oluşan kalplerinin kasılmasına ya da kanı pompalamasına değil, mânevî kalpleri olan gönüllerindeki îman, ihlâs ve niyetlerine bakar. İnsanların mânevî kimliği gönüldür. Çünkü Allah’a inanan ve emirlerine boyun eğen gerçekte gönül olduğu gibi, inkâr edip isyan eden ve emirlerine karşı baş kaldıran da gönüldür. İnsanların madde ötesi âlemlerle iletişimini sağlayan da gönüldür. Bu nedenle Yüce Allah insanların bedenlerine değil gönüllerine baktığı gibi keşfi açık olan evliyalarda insanların gönlüne bakar ve kimin gerçek mü’min ya da inkârcı olduğunu gönüllerindeki nur ve zulmetten anlar. Ne yazık ki en tehlikeli düşmanımız olan şeytan da insanların kaşına, gözüne değil sadece gönlüne bakar ve olumsuz vesveseler verip gönlünü karartmaya ve hak yoldan saptırmaya çalışır.
HADİS: Ebû Hureyre radıyallahü anhü diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) göğsüne işaret ederek üç defa, “Takvâ buradadır, takvâ buradadır, takvâ buradadır” buyurdu. (Müslim - Tirmizî)
Gerçek îman ve takvâlık (Allah korkusu) gönülde olduğundan, insanların Allah katındaki değeri gönüllerindeki takvâlık ile orantılıdır ve Allah’a en yakın olanlar, en fazla takvâ olanlardır. Gönlün doğasını koruma
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra, annesi-babası onu yahudi, hıristiyan ya da putperest yapar. (Taberânî - Ebû Ya’lâ)
İslâm fıtratı üzere doğan insanların hepsi doğuştan günahsızdır ve gönülleri nur gibi parlak ve tertemizdir. İşte gönlün bu doğasını koruyarak yaşayanlar ve âhiret âlemine îmanla göçenler, o güzelim cennete kavuşur ve orada ebedî (sürekli) mutlu olurlar. Ya gönlün doğasını bozanlar? Yüce Allah buyuruyor:
AYET:Hayır! Aksine yaptıkları günahlarından dolayı kalpleri kararmıştır. (Mutaffifîn - 14) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
HADİS: İnsan bir günah işlediği zaman gönlünde siyah bir nokta oluşur. Eğer derhal tevbe ve istiğfar edip o günahı terk ederse, gönlü yine nurlanır. (Eğer) günaha devam ederse, siyah noktalar çoğala çoğala gönlünün tamamını kaplar. İşte bu siyah noktalar Allahü Teâlâ’nın: “Hayır! Aksine yaptıkları günahlarından dolayı kalpleri kararmıştır” buyurduğu siyah noktalardır. (Nesâî - Tirmizî) Meleklerin ilhamı ile şeytanların dürtüleri arasında bocalayan gönül, doğasını koruduğu sürece meleklere yaklaşır, onların ilhamından feyizler alır ve şeytanlardan uzaklaşır. Doğası bozulan gönüller de şeytanlara yaklaşır, onların dürtüleri ile daha da kararır ve meleklerden uzaklaşır. Meleklerle uyum sağlayan ve onların ilhamından feyiz alan gönüller dünyada her çeşit sıkıntı ve gönül darlığından kurtulup ruhsal huzura kavuşur ve âhiret âleminde de o güzelim cennette ebedî mutlu olurlar. Şeytanlarla uyum sağlayan ve onların dürtüleri ile daha da kararan gönüller de, dünya da stres, sıkıntı derken ruhsal bunalıma sürüklenir ve âhirette de o korkunç cehenneme atılırlar. İster hayır ve ister şer olsun gönül bir şeyi benimseyince hiç kimseyi dinlemez, akla danışmaz ve geleceğini de düşünmez. Padişahın biricik kızı çadırda yaşayan bir çingeneye aşık olunca ve ondan başkasıyla evlenmem diye diretince, atalarımız, “Gönül ferman dinlemez” demişler. Melekle şeytan arasında bocalayan gönül, padişah fermanını dinlemediği gibi İlâhi emirleri de dinlemez ve her çeşit sapık görüşleri de benimseyebilir. Bu nedenle hiç kimse gönlüm temiz diye kendine güvenmemeli, her zaman Allah’a sığınmalı ve aşağıdaki âyet-i kerîmeyi çok okumalıdır.
AYET: “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra gönüllerimizi (haktan) saptırma! Bize yüce katından rahmet bağışla. Çünkü sen bağışı çok bol olansın. (Âl-i İmrân - 8)
Ayrıca Peygamberimizin çok sık okuduğu aşağıdaki duaları da okuyalım.
HADİS: “Allahım! Îmanı bize sevdir ve gönüllerimizi îmanla süsle (nurlandır). Kâfirliği, günah işlemeyi ve isyanı bize çirkin göster (nefret ettir) ve bizi doğru yolu bulanlardan kıl.” (Ahmed İbni Hanbel)
HADİS: “Ey gönülleri dilediği gibi yönlendiren Allahım! Gönlümüzü sana itaate yönelt.” (Müslim - Ahmed İbni Hanbel)
HADİS: “Ey gönülleri dilediği gibi çeviren Allahım! Gönlümü senin (hak) dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî - Ahmed İbni Hanbel)

KANAAT VE HIRS

KANAAT VE HIRS
AYET: Yüce Allah buyuruyor: Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki onların dünya hayâtında aralarındaki geçim (rızık) larını biz taksim ettik. (Toplumsal dengenin gereği) birbirlerine işlerini gördürmeleri için bazısını bazısına (farklı) dereceler (ve farklı yetenekler) le üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirip yığdıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf - 32) 405 Madde ötesi âlemlerdeki varlıkları sadece bir “OL” emri ile ve madde âlemindeki varlıkları da zincirleme sebepler kuralı doğrultusunda yaratan Allah, Madde âlemindeki denge-düzenin gereği aynı kovanda yaşayan arıları bile farklı özellikler ve farklı yeteneklerle yarattığı gibi, toplumsal dengedüzenin gereği insanları da farklı özellikler ve farklı yeteneklerle yaratmış ve bazı insanları mal, mülk, makam ve yetki açısından diğerlerinden üstün kılmıştır. Neden mi? Tek bir binanın yapımı için bile, mimar, mühendis, hafriyatçı, kalıpçı, demirci, betoncu, duvarcı, sıvacı, sucu, elektrikçi, doğramacı, camcı, fayansçı ve boyacı gibi farklı özelliklere ve farklı yeteneklere sahip insanlar gerektiğinden, Yüce Allah insanları fiziksel ve beyinsel açıdan farklı özelliklerle yaratmış ve toplumsal düzene katkıda bulunmaları için farklı yetenekler vermiştir. Eğer Yüce Allah insanların hepsini fiziksel ve beyinsel açıdan tek tip varlıklar olarak yaratsaydı, doğal olarak herkes aynı işi yapacağından toplumsal düzen kurulamaz, insanlar birbirinden yararlanamaz, yatırımlar yapılamaz, büyük işler başarılamaz ve devlet düzeni bile kurulamazdı. İşte kim Yüce Allah’ın verdiği yeteneklere ve taksimde payına düşen işe, aşa razı olup başkalarının işinde, aşında ve yaşantısında gözü olmasa, buna Kanaat denir. Kanaat eden kimse gönül huzuru ile dünyada rahat yaşar ve âhiret âleminde o güzelim cennete kavuşur, Kim de Yüce Allah’ın verdiği yeteneklere ve taksimde payına düşen işe, aşa razı olmayıp başkalarının işinde, aşında ve yaşantısında gözü olsa, buna Hırs denir. Hırslı (ihtiraslı) kimsenin gönlü daralır, dünyası kararır ve âhireti felâket olur. Bu gerçekler karşısında Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın; “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler” ve Yunus Emre’nin; “Kimi atlas libas giyer, şükür bize aba düştü” diye taksimde payımıza düşen işe, aşa ve yaşantıya razı olmanın dışında elimizden ne gelir ki!
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’ın size verdiği nimeti küçümsememeniz için (yaşantısı) sizden aşağı olanlara bakın, sizden daha üstün olanlara bakmayın! (Müslim - Tirmizî - İbni Mâce - Ahmed İbni Hanbel) 406
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’ın sana taksim ettiği rızka razı ol ki, insanların en zengini olursun. (Tirmizî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Gerçek zenginlik mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği iledir. (Buhârî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Aza kanaat etmeyen, çok mala da doymaz. (Beyhakî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, (kanaat etmeyip) üçüncüsünü de ister. Onun gözünü ancak (kabre girince) bir avuç toprak doyurur. (Buhârî)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsan yaşlansa da, onun iki duygusu sürekli genç kalır. Biri çok kazanma (mal edinme ve belirli makamlara gelme) hırsı, diğeri de çok yaşama hırsıdır. (Buhârî - Müslim)
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim yaptığı bir işten geçimini sağlıyorsa, ona devam etsin. (Beyhakî)

KELİME-İ ŞEHÂDET

KELİME-İ ŞEHÂDET
Kelime-i şehâdet nedir? “Eşhedü” (ben şehâdet ederim) ile başladığı için “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” ye Kelime-i şehâdet denir. Anlamı: Madde ve madde ötesi bütün âlemlerin Rabbi olan Allah birdir. Eşi, ortağı, dengi, yardımcısı ve benzeri yoktur. Canlı ve cansız bütün varlıkları yaratan, dilediği gibi yöneten, yönlendiren ve evrende kesin bir denge-düzen kuran O’dur. Bütün varlıklar O’nun emri, denetimi ve kesin kontrolü altındadır. O’nun izni olmadan tek bir varlık hareket edemez ve yörüngesini değiştiremez. Dünyayı, ayı, güneşi, yıldızları ve galaksileri yaratan, yörüngelerine oturtan ve çekim kanununa boyun eğdiren O’dur. 407 Evrendeki denge, düzen, kesin disiplin ve varlıklar arası uyum, Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin kesin kanıtıdır. Canlı ve cansız bütün varlıklar O’nu hamd ile tesbih eder ve O’ndan başka ilâh olmadığına şehâdet eder. Evet Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed O’nun kulu ve son Peygamberidir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İslâm beş temel üzerine kurulmuştur; Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek (Kelime-i şehâdet getirmek), namaz kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak. (Buhârî - Müslim - Tirmizî - Nesâî - Ahmed İbni Hanbel) İslâm’ın beş temel ilkesinin birincisi, anlamını bilerek ve kalben inanarak dil ile sözlü olarak Kelime-i şehâdet getirmek yani “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” demektir. Kelime-i şehâdet îmanın özü ve İslâm’ın tek giriş kapısıdır. İslâm, son hak din olduğundan bu kapı, ırkı, rengi, dili ve inancı ne olursa olsun bütün insanlara açıktır ve kıyâmete kadar açık kalacaktır. İslâm’ın dışında kalanlar, sapık ideoloji bataklıklarında çırpınanlar ve saygı duruşu adı altında putlaştırılan heykellerin önünde tapınanlar, Azrâil tatlı canlarını almadan önce “Kelime-i şehâdet” kapısından İslâm’a giriş yaparlarsa, derhal müslüman olur, günahlarından arınır ve o güzelim cennete aday olurlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahü Teâlâ buyurdu ki: “Lâ ilâhe illâllah (Muhammedün Resûlullah) benim kale’mdir. Kim benim kale’me girerse, azabımdan emin olur. (Hâkim - Ebû Nuaym) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın Resûlüdür” diye şehâdet eden (Kelime-i şehâdet getiren) kimseye, Allah cehennemi haram kılar. (Müslim - Tirmizî - Ahmed İbni Hanbel) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın Resûlüdür” diye şehâdet eden (Kelime-i şehâdet getiren) kimse, cennete girer. (Bezzar) Anlamını bilerek ve kalben inanarak dili ile Kelime-i şehâdet getirenler, kul hakkı ya da başka günahlardan dolayı cehenneme girseler bile, kâfirlerle birlikte aynı yerde yanmaz ve sürekli orada kalmazlar. Günahlarından arınınca yani cennetteki yaşam koşullarına uyum sağlayacak yapıya kavuşunca cehennemden çıkar ve cennetteki mü’min kardeşlerine kavuşurlar. 408 Anlamını bilerek ve kalben inanarak Kelime-i şehâdet getirenler, namaz, oruç gibi İslâm'ın diğer şartlarını da yerine getirseler ve her çeşit günahlardan kaçınsalar, Cehennemde bir an yanmadan doğruca cennete gider ve orada ebedî mutlu olurlar!..

KELİME-İ TAYYİBE

KELİME-İ TAYYİBE
k Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Görmedin mi, Allah Kelime-i tayyibe (güzel kelime) yi kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca nasıl benzetme yaptı? O (güzel ağaç), Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp öğüt alsınlar diye Allah insanlara örnekler veriyor. (İbrahim - 24 - 25) İnsanlar düşünüp öğüt alsınlar diye madde ile mânevîyat arasında benzetmeler yapan Allah, bu âyet-i kerîmede de kelime-i tayyibeyi kökü yerde sabit ve dalları göğe (yukarı) doğru uzanan güzel bir ağaca benzetme yapıyor ve güzel ağacın her zaman meyve verdiğini bildiriyor. Kelime-i tayyibe, şirkten arınmış güzel bir söz demektir. Tevhid (Allah bir) inancının simgesi olan “Lâ ilâhe illâllah” a Kelime-i tayyibe ve Kelime-i tevhid denir. Kelime-i tayyibe ile güzel ağaç arasındaki benzerlikler Güzel ağacın kökü yerde sabit olduğundan, aşırı sel sularına ve şiddetli fırtınalara karşı boyun eğmeden yerinde dimdik durduğu ve göğe (yukarı) doğru uzanan dallarında Rabbinin izniyle her zaman güzel ve tatlı meyveler verdiği gibi, Tasavvuf dilinde Mârifetullâh ağacı denilen Kelime-i tayyibenin (Kelime-i tevhidin) kökü yani “Lâ ilâhe illâllah” inancı kalplerinde sabit olan müminlerde, din karşıtı sapık ideolojilere ve baskıcı rejimlere karşı boyun eğmeden inançları doğrultusunda yerlerinde dimdik durur ve Rablerinin izni ile her zaman zikir, şükür ve amel-i sâlih gibi güzel ve tatlı mânevî meyveler verirler. Yüce Allah buyuruyor: Kim izzet (saygınlık) istiyorsa, izzetin hepsi Allah’ındır. O’na (Allah’a) ancak Kelime-i tayyibe yükselir. Onları da O’na ancak amel-i sâlih yükseltir. (Fâtır - 10) 409 Kim dünya’da ve âhirette izzet, şeref ve saygınlık isterse, Allah’tan istesin. Çünkü izzet ve saygınlığın hepsi Allah’a aittir. Allah katına ancak şirkten arınmış ihlâslı tertemiz söz olan Kelime-i tayyibe yükselir ve amel-i sâlih denilen güzel ibâdetlerde onları Allah’a ulaştırır. Peygamberimiz ( s.a.v) buyuruyor: “Kim ihlâs ile Lâ ilâhe illâllah derse cennete girer”. “Ya Resülallah! Onun ihlâsı nedir?” denildi. “Allah’ın haram kıldığı her şeyden sizi engellemesidir.” buyurdu. (Bezzar) Tevhide dayanan Allah’a îmanın özü “Lâ ilâhe illâllah” ve Lâ ilâhe illâllah’ın özü de ihlâstır. Kim cân-ı gönlünden ihlâs ile Lâ ilâhe illâllah der yani gerçekten inanırsa, îmanı ve ihlâsı o kimseyi kesinlikle günahlardan korur. Çünkü inancı günah işlemesine engel olur. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor: Kim Allah’ın rızasını talep ederek (ihlâs ile) “Lâ ilâhe illâllah” derse, Allah ona cehennemi haram kılar. (Buhârî - Müslim - Nesâî - İbni Mâce) Peygamberimiz ( s.a.v.) buyuruyor, En faziletli zikir “Lâ ilâhe illâllah” ve en faziletli dua “Elhamdülillâh” dır. (Tirmizî - İbni Mâce - Nesâî - Hâkim - İbni Hibban) En faziletli zikir, tevhid (Allah bir) inancının simgesi olan “Lâ ilâhe illâllah” dır. Çünkü anlamını bilerek ve kalben inanarak “Lâ ilâhe illâllah” diye zikir eden kimsenin günahları silinir, kalbi nurlanır, îmanı güçlenir ve gönlü Allah’a yönelir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Îmanlarınızı “Lâ ilâhe illâllah” (zikri) ile yenileyin. (Hâkim - Ahmed İbni Hanbel) Bedensel hayâtımız solunum ve dolaşım sistemlerimizin sürekli ve düzenli çalışmasına bağlı olduğu gibi, mânevî hayâtımız da dilimizin ve kalbimizin sürekli ve düzenli (bilinçli) bir şekilde “Lâ ilâhe illâllah” diye Allah’ı zikretmemize bağlıdır. Madde âlemindeki doğal dengeler, elektronlardan yıldızlara ve kan dolaşımından akarsulara kadar her şeyin sürekli hareket etmesine bağlı olduğu gibi, Mânevî dengeler de insanların sürekli Allah’ı zikir edip îmanlarını yenilemelerine ve ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapmalarına bağlı olduğundan, Peygamberimiz (s.a.v), “Lâ ilâhe illâllah (zikri) ile îmanlarınızı yenileyin” buyuruyor. 410 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kimin (dünyadaki) son sözü “Lâ ilâhe illâllah” olursa, cennete girer. (Ebû Dâvûd - Hâkim) Dünyadaki son sözü “Lâ ilâhe illâllah” olan yani “Lâ ilâhe illâllah” dedikten sonra başka bir şey konuşmadan ölen kimse, kul hakkı ya da başka günahlarından dolayı cehenneme girse bile orada sürekli kalmaz, günahlarından arındığı an oradan çıkar ve o güzelim cennete kavuşur. İşte son nefeste “Lâ ilâhe illâllah “ diyebilmek ve âhiret âlemine îman ile gidebilmek için her zaman ve her yerde sürekli “Lâ ilâhe illâllah” diyelim ve bunu kalbimize yerleştirelim.

KIBLE

 KIBLE
 Yüce Allah buyuruyor: Herkesin (her toplumun ibâdet ederken) yöneldiği bir yönü (kıblesi) vardır. (Bakara - 148) Hak olsun, bâtıl olsun her toplumun ibâdet ederken, tapınırken ya da putlaştırdığı bir taşın önün de saygı duruşu adı altında tören yaparken yöneldiği bir yönü vardır. İşte o yöne kıble denir. Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksâ idi. Kâbe’nin kıble olmasını çok arzu eden Peygamberimiz, hicretten önce Mekke’de Hacerel-Esved ile Rükn-i Yemânî arasında namaz kılmaya özen gösteriyordu. Çünkü bu durumda hem Kâbe’ye hem de Mescid-i Aksâ’ya dönmüş oluyordu. Ancak hicretten sonra Medine’de farklı bir durum ortaya çıktı. Kıble’ye yani Mescid-i Aksâ’ya döndüklerinde Kâbe arkalarında kalıyor ve Peygamberimiz bundan hüzünleniyordu. Bu nedenle gökyüzüne bakıp Hz. Cebrâil’i gözetliyor ve
kıble konusunda yeni bir vahiy getirmesini bekliyordu. Yüce Allah buyurdu: (Ya Muhammed!) Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (kıble konusunda vahiy beklediğini) görüyoruz. Şimdi seni arzu ettiğin bir kıble’ye çeviriyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram (Kâbe) tarafına çevir, (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olunuz, (namazda) yüzlerinizi o yöne (Kâbe’ye) çevirin. (Bakara - 144) 411 Medine’de 16-17 ay kadar Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılındıktan sonra Şaban ayının ortalarında Hz. Cebrâil geldi, bu âyet-i getirdi ve Mekke’deki Kâbe müslümanların kıblesi oldu. Kâbe, Mekke’deki Mescid-i Haram’ın ortasında bulunan taştan yapılmış dört köşe ve tek oda şeklinde bir yapıdır. Ancak gerçek kıble Kâbe’nin binası değil arsası olduğundan, kıble Kâbe’nin boyutları ile sınırlı olmayıp üst taraftan yedi kat göklere ve alt taraftan yedi kat yerin altına (dünyanın merkezine) kadar kıble hükmündedir. Bu nedenle Kâbe’nin çevresindeki yüksek binalarda, dağların tepesinde ve uçakta kılınan namazlar geçerli olduğu gibi, evlerin zemin katında, yeraltındaki kömür ocaklarında ve denizaltı gemilerinde kılınan namazlar da geçerlidir. Cenaze namazı dâhil bütün namazlarda ve tilavet secdesinde İstikbâl-i kıble yani Kâbe‘ye dönmek farzdır. Bu nedenle müslümanların kıble yönünü iyi bilmeleri, yabancı yerlerde yöre halkından sözüne güvenilir kimselere sormaları ve ıssız yerlerde kendi görüşlerine göre kıble yönünü araştırdıktan sonra namaz kılmaları gerekir. Yabancı bir yerde sözüne güvenilir (namaz kılan) kimseler bulunduğu halde onlara sormadan ya da ıssız bir yerde kendi görüşüne göre güzelce araştırma yapmadan namaz kılan kimse, gerçekten kıbleye isabet etmiş olsa bile, namazı tekrar kılması gerekir. Çünkü o gerekeni yapmamış, kıbleyi güzelce araştırmamış, işi şansa ve tesadüfe bırakmıştır. Yabancı bir yerde yöre halkından sözüne güvenilir kimselere sorduktan ya da ıssız bir yerde kendi görüşüne göre güzelce araştırma yaptıktan sonra namaz kılan kimse, sonradan kıble konusunda yanıldığını anlasa bile namazı tamamdır, tekrar kılması gerekmez. Çünkü gerekeni yapmış, kıbleyi araştırmış, işi şansa ve tesadüfe bırakmamıştır. Yöre halkından sözüne güvenilir kimselerin bulunmadığı bir yerde kıble konusunda farklı görüşlere sahip olanlar, farklı yönlere dönüp namazı teker teker kılar, cemaat yapamazlar. Eğer içlerinde aynı görüşte olanlar varsa, onlar kendi aralarında cemaat yapabilirler. Yeryüzündeki bütün müslümanların tek kıblesi vardır, o da Kâbe’dir, Kâbe’nin dışında başka bir yöne dönülerek namaz kılınamaz ve Kâbe’nin dışında hiçbir şey tavaf edilemez. Türbelerin, türbelerdeki sandukaların, heykellerin ve nevruzda yakılan ateşlerin etrafında tavaf eder gibi dönmek haramdır ve dinden çıkma nedenidir. Savaş ve terör tehlikesi olan yerlerde, kıbleye dönüp namaz kılarsam arkamdan düşman saldırabilir gibi kuşkusu olanlar, ağır hasta olup kıbleye 412 dönmeye gücü yetmeyenler ve çevirecek kimseleri olmayanların kıblenin dışında başka yönlere dönüp namaz kılmalarında bir sakınca yoktur. Yeryüzündeki bütün müslümanlar her an kıbleye dönüp namaz kıldıkları için, namazın dışında da kıbleye karşı saygılı olalım. Bu nedenle tuvalette ve banyoda önümüzü ya da arkamızı kıbleye dönmeyelim ve abdest alırken bile kıbleye karşı tükürmeyelim ve sümkürmeyelim.

KIYÂMET

KIYÂMET
Yüce Allah buyuruyor: Kesinlikle kıyâmetin vakti gelmektedir, bunda kuşku yoktur. Ve yine kesinlikle Allah kabirlerdeki ölüleri diriltip kaldıracaktır. (Hac - 7) Kıyâmet konusunda zaman, çoktan geriye doğru saymaya başlamıştır. Bunda asla kuşku yoktur ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah, ölüleri yeniden diriltip kabirlerinden kaldıracak ve mahşer yerinde yargılayacaktır. Ölüm ve kıyâmet ! Biri bireysel, diğeri evrensel! İkisi de insanoğlunu aşan, bilim ve teknolojiye meydan okuyan iki olay, ilkçağların insanları gibi çağımızın insanı da ölüme boyun eğdiği gibi, kıyâmet olayına da boyun eğecek ve korkudan çıldırıp ölecek. Kıyâmet olayı nedir? Yüce Allah buyuruyor: Güneş ve ay hesap ile (yörüngelerinde dönmekte) dir. (Rahman - 5) Güneşi, ayı yaratan, yörüngelerine oturtan ve çok hassas matematiksel kurallara göre onların hareketini düzenleyen Allah (c.c.), atomun çekirdeği etrafında dönen elektronlardan uzaydaki belirli bir merkezin etrafında dönen galaksilere kadar her şeyi çok hassas matematiksel kurallara göre düzenlemiş ve evrende kesin bir denge-düzen kurmuştur. İşte kıyâmet olayı, bu evrensel denge-düzenin kökten değişip başka bir düzene geçiş olayıdır. Hz. İsrâfil’in Sûr’a üflemesi ile başlayacak olan kıyâmet olayında, madde âleminin en küçük yapıtaşları olan atomlar parçalanıp başka maddelere dönüşecek, çekim, kimya, fizik ve biyoloji kanunları yürürlükten kalkacak, 413 bugünkü düzen kökten değişip yeni bir düzen kurulacak ve Âhiret âlemi başlayacak!.. Kıyâmet ne zaman kopacak? Kıyâmet olayı ilkçağlardan beri insanların ilgisini çektiği için her toplum peygamberine, “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sorduğu gibi Peygamberimize de aynı soru yöneltilince, Yüce Allah buyurdu: (Ya Muhammed’) Sana kıyâmetin ne zaman gelip çatacağını (kopacağını)? soruyorlar. De ki: Onun ilmi (ne zaman kopacağı bilgisi) ancak Rabbinin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası (bilemez ve) açıklayamaz. (A’râf - 187) Hz. Cebrâil (bir gün) Peygamberimize “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Sorulan (Muhammed), soran (Cebrâil) den daha bilgili değildir.” (Buhârî - Müslim - Tirmizî) Hz. Muhammed gibi bir peygamber ve Hz. Cebrâil gibi bir melek kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmediğine göre, Allah’tan başka hiçbir varlık kıyâmetin ne zaman kopacağını bilemez ve tahmin de edemez. Ancak madde âleminde her olayı belirli bir sebepler kuralına bağlayan Allah, hiç kuşkusuz kıyâmet olayını da belirli bir sebepler kuralına bağlamıştır. Örneğin, dünyanın kendi ekseninde saatte 1666 km. hızla batıdan doğuya doğru dönmesi ile gece-gündüz ve 150.000.000 km. uzaklıktaki güneşin etrafında dönmesi ile mevsimler meydana geldiği gibi, Galaksilerin uzaydaki belirli bir merkezin etrafında dönüp turlarını tamamlaması ile de belki (Allah bilir) kıyâmet kopabilir. Çağımızın bilim adamları bunun hesabını yapamazlarmı? Ne çağımızın, ne de gelecek çağların bilim adamları bunun hesabını yapamaz ve kıyâmetin ne zaman kopacağını bilemez. Gerçi çağımızın bilim adamları dünyadan yaklaşık 384.000 km. uzaklıktaki aya insanlı uzay aracı göndermesini başardı ama daha ileri gitmesini başaramadılar. Çünkü daha ileri gitmek, örneğin dünyadan 6.000.000.000 km. uzaklıktaki Plüton gezegenine gidip gelmek için yaklaşık 12 milyar km.lik bir yolculuğu göze almak gerekir. Bu yolculuğun gerçekleşmesi için, öncelikle sağlıklı uzun bir ömre, sonra milyarlarca ton yakıta, milyarlarca oksijen tüpüne, milyarlarca ton gıda, temizlik, sağlık malzemelerine ve bunları taşı- 414 yacak Ağrı Dağı büyüklüğünde uzay aracına ve bu aracı fırlatacak dev bir rampaya ihtiyaç vardır. Günümüzün koşullarında hayâl bile edemeyeceğimiz bu yolculuk gelecekte gerçekleşse bile, çapı yüz bin ışık yılı olan (bir ışık yılı 9.460.800.000.000 km.) Samanyolu Galaksisi’ne göre 12 milyar km.lik yol nedir ki! Uzayda milyarlarca yıldız kümesinden oluşan ve Samanyolu’ndan çok daha büyük çapta binlerce galaksinin bulunduğunu düşünelim ve kıyâmetin ne zaman kopacağını ancak onları yaratan Allah bilir diye secdeye kapanalım. Allahım! Ne büyüksün sen. Seni tenzih etmekten bile âciziz. Kıyâmet neden kopacak? Ölünce çürüyüp toprağa dönüşen insanların, yeniden dirilip kabirlerinden kalkmaları için, bugünkü istikrarsız ve çalkantılı düzenin yerine, istikrarlı ve kalıcı bir düzenin kurulması için, haksızlığa uğrayanların, işkence görenlerin ve dövülüp sövülenlerin haklarını almaları için ve bu fâni dünyada Allah’a itaat edenlerin cennette ebedî mutlu yaşayabilmeleri için, Kıyâmetin kopması şarttır. Çünkü bunun başka bir alternatifi yoktur. Bilimsel açıdan baktığımızda! Ay dünyanın etrafında, dünyada uydusu ay ile birlikte güneşin etrafında ve güneş de uyduları ve uydularının uyduları ile birlikte 30.000 ışık yılı uzaklıktaki Samanyolu Galaksisi’nin merkezi etrafın da döndüğü gibi, Samanyolu ve diğer galaksiler de milyarlarca yıldızları ve güneş sistemleri ile birlikte uzaydaki bir merkezin etrafında dönmektedir. Peki, bu hareketlilik sonsuza kadar devam edecek mi? Yıldızların enerjisi tükenmeyecek mi? Yüce Allah buyuruyor: Görmez misin ki Allah geceyi gündüze katıyor (günler uzuyor) ve gündüzü geceye katıyor (geceler uzuyor) ve güneşi, ayı (yörüngelerine oturtup) emrine boyun eğdirdi. Bunların her biri belirlenmiş bir zamana kadar (yörüngelerinde) hareket ederler. (Lokman - 29) Yüce Allah’ın belirlediği vakit gelince insanlar ölüp aslına (toprak maddelerine) dönüştüğü gibi yıldızlar da yörüngelerinden fırlayıp aslına (enerjiye) dönüşecek ve “Kıyâmet” kopacaktır. Değerli okurlarım! Allah’ın takdir ettiği vakit gelince mutlaka kıyâmet kopacaktır, bunda asla kuşku yoktur. Elimizde tek seçeneğimiz var. Bizi ve bütün âlemleri yaratan ve dilediği gibi yönlendiren Yüce Allah’ın takdirine boyun eğip, emirleri doğrultusunda yaşayalım ve o güzelim cennete aday olalım.

KIYÂMETİN ALÂMETLERİ

KIYÂMETİN ALÂMETLERİ
k Yüce Allah buyuruyor: Onlar (inkârcılar) kıyâmetin kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? Halbuki onun alâmetleri (ve son peygamber) geldi ki! (Muhammed - 18) Kıyâmetin kişisel, toplumsal, küresel ve evrensel boyutlarda olmak üzere pek çok alâmetleri vardır. İşte bu alâmetlerin hepsi vakti gelince meydana çıkacak ve sonra kıyâmet kopacak. Gerçekte madde ve madde ötesi âlemlerin odak noktası, varlıklar âleminin özü, meyvesi ve o güzelim cennetin adayı olan ilk insan Hz. Âdem’in yaratılması ile evrende geriye sayım işlemi başlamış ve kıyâmetin ilk sinyali verilmişti ama, Son peygamber Hz. Muhammed’in gelmesi ile bu süreç hızlandı ve günümüzde kıyâmetin ayak sesleri artık işitilmeye başlandı. Peygamberimiz (s.a.v.), şehâdet parmağı ile orta parmağım bir araya getirerek, “Benimle kıyâmetin arası, şu iki parmağımın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” buyurdu. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) yaklaşık bundan 1.400 yıl önce bu sözü söylediği halde, neden hâlâ kıyâmet kopmadı diyemeyiz. Çünkü evrenin ömrü yanında 1.400 küsur yıllık bir zaman dilimi, belki de saniyenin milyarda biri kadar bile değildir. Yüce Allah buyuruyor: İnsanların hesaba çekilmeleri (kıyâmet çok) yaklaştı. Onlar hâlâ gaflet içinde (Kur’an’dan) yüz çevirmektedirler. (Enbiyâ - 1) Kıyâmetin kopması ve hesaba çekilme günü çok yaklaştığı halde, insanların hâlâ gaflet içinde oyalanmaları ve Kur’an’dan kopup çılgınca günaha dalmaları, hiçbir akıl ve mantıkla izah edilemez ve onlara Allah hidâyet etsin demekten başka elimizden bir şey gelmez. Îmanın temel ilkelerinden biri de âhirete îmandır. Âhiret ise kıyâmet olayına bağlı olduğundan, her peygamber bu konuda ümmetini uyarmış ve kıyâmet alâmetleri ile ilgili bilgiler vermiştir. Özellikle Hz. Muhammed son peygamber olduğundan ve ondan sonra başka peygamber gelmeyeceğinden, bu konuda daha ayrıntılı bilgiler vermiş ve ümmetini sürekli uyarmıştır. 416 Peygamberimizin haber verdiği alâmetler zamanla yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca, her dönemin gerçek din âlimleri insanları derhal uyarmış ve tevbe etmeye dâvet etmişlerdir. Çağımızda ise kıyâmet alâmetleri korkunç boyutlara ulaştığı halde insanları uyaracak gerçek din âlimleri yok denecek kadar az olduğundan, ekranlarda fetva verenler de ve onları dinleyenler de korkunç bir gaflet içinde boş şeylerle oyalanmaktadırlar. Değerli okurlarım! Kıyâmetin küçük, büyük, açık ve gizli olmak üzere pek çok alâmetleri vardır. Bunların tamamını ayrıntıları ile yazmamıza bu küçücük eserimiz müsait olmadığından, bazı örnekler vermekle yetinelim, bunları güzelce inceleyelim ve ibret almaya çalışalım. Çağımızda ortaya çıkan alâmetler ! Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmetin alâmetlerinden biri de, (gerçek din âlimlerinin ölümü ile) ilim kalkacak, zina (suç sayılmaktan çıkıp) açıkça yapılacak, alkollü içki tüketimi (ve uyuşturucu kullanımı) artacak ve erkekler azalıp kadınlar çoğalacak. (Buhârî - Müslim - Tirmizî - Nesâî - İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, Kur’an’ın resmi (vitrinlerdeki görüntüsü) ve İslâm’ın (kimlik cüzdanındaki) ismi kalacak. O zamanın din âlimleri (kendi görüş ve yaşantılarına göre fetva verenler) gök kubbenin altındaki din adamlarının en şerleri (sapıkları) olacak. Fitne onlardan çıkacak ve sonuçta yine onlara dönecek. (Hâkim - Deylemî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim (zamanımda olmadığı için) kendilerini henüz göremediğim cehennem ehlinden iki sınıf vardır. Birincisi (baskıcı dikta rejimlerinin emri ile) sığır kuyruğu gibi değneklerle (coplarla) insanları döven topluluk. İkincisi giyindikleri halde gerçekte (yarı) çıplak olan ve diğer kadınları da kendileri gibi (yarı çıplak) giyinmeye zorlayan ve başları (saçları) deve hörgücüne benzeyen (çağdaşlık taslayan) kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremeyecekleri gibi, şu kadar uzak mesafelerden duyulan (cennetin) kokusunu bile duyamayacaklar. (Müslim - Ahmed İbni Hanbel) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmete yakın öyle bir zaman gelecek ki, gökten bir taş düşse (fahişelerin çokluğundan yere düşmeyip) zina eden kadınlardan birinin üzerine düşecek. (Hâkim) 417 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Kıyâmete yakın iyiler azalacak) insanların en şerlileri kalacak. Onlar (yolda) eşekler gibi birbiriyle tepişip açıkça cinsel ilişkide bulunacaklar ve kıyâmet onların üzerine kopacak. (Müslim - Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmete yakın öyle bir zaman gelecek ki, fâiz yemeyen kimse kalmayacak. (Açıkça) Fâiz yemeyenlere de (çek, senet ve kredi kartı ile) tozu (pisliği) bulaşacak. (Ebû Dâvûd - İbni Mâce - Hâkim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmete yakın öyle bir zaman gelecek ki, kişi aldığı malın (kazancının) helâldan mı, haramdan mı olduğunu hiç araştırmayacak. (Buhârî - Ahmed İbni Hanbel) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmete yakın zaman kısalır (bereketsiz olur); öyle ki bir yıl bir ay, bir ay bir cuma (hafta), bir hafta bir gün ve bir gün de bir saat gibi olur. (Ebû Ya’lâ) Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün sahabelerine şöyle buyurdu: “Kadınlarınız (Kur’an’dan kopup) azgınlaştığı, gençleriniz haramlara daldığı ve siz cihadı terk ettiniz zaman hâliniz ne olacak?” Sahabeler: “Ey Allah’ın Resûlü bunlar olacak mı?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, daha beteri olacak” buyurdu. Sahabeler: “Ey Allah’ın Resûlü bunun daha beteri nedir?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker yapmadığınız (İlâhi emirleri tebliğ edip haramları engellemediğiniz) zaman haliniz ne olacak?” buyurdu. Sahabeler: “Ey Allah’ın Resûlü bunlarda mı olacak?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Evet, nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki daha beteri olacak” buyurdu. Sahabeler: “Bunun daha beteri nedir ki?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Mâ’rufu münker ve münkeri ma’rûf (sevapları günah ve günahları sevap) gördüğünüz zaman hâliniz ne olacak?” buyurdu. Sahabeler: “Ey Allah’ın Resûlü bunlarda mı olacak?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki daha beteri olacak” buyurdu. Sahabeler: “Bunun daha beteri nedir?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Münkeri emir ve mâ’rufu men ettiğiniz (günahları “çıplaklığı” savunup, sevapları “örtünmeyi’’ yasakladığınız) zaman haliniz ne olacak?” buyurdu. . 418 Sahabeler: Bunlar gerçekten olacak mı?” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.): “Evet daha beteri de olacak ama sonra başlarına (terör, kıtlık ve doğal âfetler gibi) öyle belâlar gelecek ki, en akıllı insanlar bile bunalımdan şaşkın olacak.” (İbni Ebiddünya - Ebû Ya’lâ) Müslüman-yahudi savaşı Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Müslümanlar yahudilerle savaşmadıkça kıyâmet kopmaz. Hatta yahudiler bir taşın ya da ağacın arkasına saklansa, o taş ve o ağaç “Ey müslüman! Arkamda yahudi var, gel onu öldür” diyecek. Ancak garkad yahudi ağaçlarından olduğu için o haber vermeyecek. (Buhârî - Müslim) Kıyâmete yakın müslümanlarla yahudiler arasında büyük bir savaş olacak ve bu savaş müslümanların kesin zaferi ile sonuçlanacak. Bu savaşta “Arz-ı mev’ûd” yahudilere mezar olurken, tüm insanlık siyonizm belâsından kurtulacak, terör duracak ve dünyada yeni bir düzen kurulacak. Fırat Nehrinde savaş Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Fırat Nehrinin suyu çekilip yatağında bir altın dağı (hazine) meydana çıkmadıkça kıyâmet kopmaz. Onun (hazinenin) üzerinde çıkan savaşta her yüz kişiden doksan dokuzu ölecek. Ancak herkes kurtulan belki ben olurum diye (savaşa devam ede) cek. (Buhârî - Müslim - İbni Mâce) Ve diğer bir rivâyette: “Yakında Fırat Nehrinin suyu çekilip yatağında bir altın hazinesi ortaya çıkacak. O güne erişenler, o hazineden bir şey almasın. (Buhârî - Müslim - Ebû Dâvûd - Tirmizî) Doğu Anadolu’dan başlayan ve Basra yakınlarında Dicle ile birleşip Basra Körfezine dökülen Fırat Nehri, belki de yakın gelecekte Orta doğudaki olayların odak noktası olacak. Doğal dengelerin bozulması Yüce Allah buyuruyor: Yaptıkları (günahları) nın bir kısmının cezasını (dünyada) tatsınlar diye, insanların elleri ile yaptıkları davranışlar (günahları) nedeni ile karada ve denizde fesad (bozulma, kirlenme) başladı. Ola ki (tevbe edip) dönerler. (Rum - 41) Gerçekte İlâhi nimet ve doğal dengelerin sigortası olan denizler, göller, ırmaklar, kırlar, ovalar ve ormanlar, yaradılış amacının dışına çıkan insanların çılgınca günah işledikleri yerlere dönüşünce, Allah’ın gazabına uğramaları ve bu nimetlerden yoksun kalmaları İlâhi adâletin gereğidir. 419 Ancak Yüce Allah madde âleminde her şeyi belirli bir sebepler kuralına bağladığından, gazaba uğrayan insanlar kendi elleri ile yapacakları yanlış uygulamaları ile toprağın, havanın, denizlerin kirlenmesine neden olacak ve yaşam koşullarının bozulması ile dünyada da bunun acısını çekecekler. Kıyâmet depremi Yüce Allah buyuruyor: Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyâmet depremi çok büyük (ve korkunç) bir şeydir. Onu gördüğünüz (deprem olduğu) gün, emzikli kadınlar emzirdiğini unutacak, hamile kadınlar çocuğunu düşürecek ve insanları sarhoş gibi (dengesiz) göreceksin. Gerçekte onlar sarhoş değiller ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir. (Hac - 1 - 2) Alt tabakadaki erimiş metallerden kaynaklanan radyoaktif maddelerin tepkimesi ile dışarı itilen ve sürekli hareket halinde olan yer kabuğu, gerçekte güvenli bir yer değildir. Kıyâmete yakın yeryüzü deprem ortamına girecek, dünyanın değişik bölgelerinde farklı boyutlarda sık sık depremler olacak ve sonra korkunç “kıyâmet depremi” meydana gelecek. Kıyâmet depremi küresel boyutta olup bütün dünyayı kapsayacağından ve ülkeler arası yardımlaşma olmayacağından, korku, panik ve çaresizlikten kıvranan insanlar sarhoş gibi dengesiz olacak ve anneler süt emen yavrularını unutacak. Şehirlerin helâk olması Yüce Allah buyuruyor: Kıyâmetten önce helâk ya da şiddetli azap ile azap etmeyeceğimiz bir belde (şehir) yoktur. Bu (kesin hüküm) Kitap da (Levh-i Mahfûz’da) yazılıdır. (İsrâ - 58) Kıyâmete yakın insanlar yaradılış amacının dışına çıkınca ve günahlar toplumsal isyana dönüşünce, doğal dengeler bozulacak ve küresel âfetler başlayacak. Çeşitli âfetlerle beldeler tek tek haritadan silinirken, en son Medine helâk olacak ve Kâbe de yıkılacak. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir zaman gelecek insanlar tüm güzelliği ile Medine’yi terk edecek; orada sadece vahşi hayvanlar ve kuşlar kalacak. Medine’ye en son koyunlarına bağırıp çağıran Müzeyneli iki çoban girecek ve orayı ıssız bulacaklar. Onlarda Veda tepesine gelince düşüp ölecekler. (Buhârî - Müslim) 420 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İslâm beldelerinden en son Medine harap olacak. (Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Habeşli (komutan) lardan ince bacaklı biri Kâbe’yi harap edecek. (Buhârî - Müslim - Nesâî) Ozon tabakasının yarılması Yüce Allah buyuruyor: Gök (ozon tabakası) yarıldığı zaman. (İnfıtar - 1) Sözlükte gök, üst, yukarı demektir. Bu nedenle dünyanın her yönünden üst tarafına gök denildiği gibi, bulutların bulunduğu yere de gök denir. Bu âyet-i kerîmedeki sema (gök) tekil ve sema’daki lâm-ı ta’rîf ahd (belirlilik) anlamında olduğu için, sadece dünya semasında yani atmosferin üst tabakasında yarılma olacak demektir. Peki atmosferde yarılma olunca ne olacak? Yüce Allah buyuruyor: Ve gökyüzünü korunmuş tavan kıldık. (Enbiyâ - 32) Yüce Allah bundan 1.400 küsur yıl önce (ortaçağda) gökyüzünü yani dünyamızı kuşatan atmosferi korunmuş (koruyucu) tavan kıldık buyuruyor. Gerçekten atmosfer, uzaydan gelen gök taşlarından ve güneşten gelen öldürücü ultraviyole ışınları ile kozmik şualardan dünyamızı koruyor. Kıyâmete yakın atmosferin üst tabakasında yarılmalar başlayınca, güneşten gelen aşırı ısı ve zararlı ışınlarla yaşam koşulları zorlaşacak ve uzaydan gelen gök taşları da insanların başına yağacak. Su dengesi bozulacak Yüce Allah buyuruyor: Gökten takdir edilen ölçüde su indirip, onu yeryüzünde iskân ettik (depoladık). Hiç kuşkusuz (dilediğimiz an) onu gidermeye güçlüyüz. (Mü’minûn - 18) Kızgın gaz kütlesi halindeki dünyayı insanların yaşam koşullarına göre düzenleyen ve su dengesi için yeterli ölçüde deniz ve göl yataklarını hazırlayan Yüce Allah, Atmosferdeki hidrojen-oksijen atomlarını kimyaca birleştirip suyu yarattı ve belirlediği ölçüdeki suyu yeryüzüne indirip denizlerde ve göllerde depoladı. Kuşkusuz dilediği an su dengesini bozacak. 421 Denizler taşacak ve kaynayacak Yüce Allah buyuruyor: Denizler taşıp birbirine karıştığı zaman. (İnfıtar - 3) Yüce Allah’ın madde âlemi için koymuş olduğu denge-düzen kanunlarının gereği, madde âleminde her şey birbirine bağımlı ve birbirini etkileyici zincirleme sebepler kuralına bağlı olduğundan, atmosferin üst tabakasında yarılmalar başlayınca ısı dengesi bozulacak ve aşırı sıcaklar başlayacak. Aşırı küresel ısınma ile kutuplardaki buzlar ve dağlardaki karlar önceleri yavaş yavaş eriyeceğinden, tehlikenin farkında olmayan gâfiller ne yazık ki çılgınca günah işlemeye devam edecekler. Ancak takdir edilen vakit gelip de eriyen buzlar ve karlarla dereler, göller ve denizler taşıp birbirine karışmaya başlayınca ve bir şişecik temiz içme suyu bir tanker petrolden daha değerli olunca, tehlikeyi sezip paniğe kapılacaklar ama iş işten geçmiş olacak. Yüce Allah buyuruyor: Denizler (fokur fokur) kaynatıldığı zaman. (Tekvîr - 6) Isı dengesinin bozulması ile eriyip taşan ve birbirine karışan sular fokur fokur kaynayıp hızla buharlaşmaya başlayınca,, su dengesi bozulacak ve kıyâmetin kopması artık bir an meselesi olacak.

KIYÂMET NASIL KOPACAK

KIYÂMET NASIL KOPACAK
Yüce Allah buyuruyor: O (Allah) ki, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. “OL” dediği gün (her şey) oluverir. O’nun sözü haktır. Sûr’a üflendiği gün de egemenlik O’nundur. (En’âm - 73) Yüce Allah’ın bir “OL” emrini vermesi ve Hz. İsrâfil’in Sûra üflemesi ile kıyâmet olayı başlayacak, göklerin, yerin düzeni kökten değişip yeni bir düzen kurulacak ve kıyâmet olayı Yüce Allah’ın kesin emri, denetimi, kontrolü ve egemenliği altında gerçekleşecek. Kıyâmet koparken canlılar! Yüce Allah buyuruyor: Sur’a üfürüldüğünde Allah’ın dilediklerinin dışında, göklerdeki ve yerdeki bütün varlıklar korkudan düşüp ölecek. (Zümer - 68) 422 Hz. İsrâfil Sûra üfleyince yerleri, gökleri kapsayan çok korkunç bir ses ve sarsıntı olacak. Bu sesin, sarsıntının etkisiyle, Cebrâil, Mikâil, Azrâil, İsrâfil, Hamele-i Arş, cennet ve cehennem meleklerinin dışında, göklerdeki ve yerdeki bütün canlılar korkudan çıldırıp ölecek. Kıyâmet koparken dağlar! Yüce Allah buyuruyor: Yeryüzü şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı, dağlar (havada uçuşup) paramparça edildiği ve (sonra) dağılıp toz haline dönüştüğü zaman. (Vâkı’a - 4 - 6) Yer kabuğu şiddetli sarsıntılarla alt üst olurken, yerlerinden kopup havada uçuşan dağlar da birbiriyle çarpışıp toz duman olacak ve yeryüzü girintisiz, çıkıntısız dümdüz bir şekil alacak. Kıyâmet koparken dünya ve gökler! Yüce Allah buyuruyor: O gün dünya, başka bir dünyaya ve gökler de (başka düzene) dönüştürülecek. (İbrahim - 48) Hz. İsrâfil’in Sûra üflemesi ile çıkan evrensel boyutlardaki ses ve sarsıntının etkisiyle, çekim, kimya ve fizik kanunları geçersiz olacak, atomlar parçalanıp başka maddelere dönüşecek, dünyanın ve göklerin bugünkü yapısı kökten değişip yeni ve kalıcı bir düzen kurulacak. Kıyâmet koparken güneş ve yıldızlar! Yüce Allah buyuruyor: Güneş (kararıp) dürüldüğü ve yıldızlar dağılıp saçıldığı zaman. (Tekvîr - 1 - 2) Bir hidrojen-helyum reaktörü olan güneş, alevler halinde parlayan ve kızgın gaz kümelerinden oluşan küre şeklinde korkunç bir enerji deposudur. Aşırı ısıdan dolayı çekim gücünü yitiren güneşteki atomlar, serbest gaz halinde bulunmaktadır. Serbest gaz halindeki atomların toplanıp dürülmeleri için, güneşteki enerjinin düşürülmesi yani hidrojen-helyum reaktörünün çalışmasının durdurulması gerekmektedir. Peki güneşteki hidrojen-helyum reaktörünü kim durdurabilir? Kuşkusuz ancak ve ancak ALLAH!.. Ne büyüksün Allah’ım sen, Sana kurban olayım ben. 423 İşte kıyâmet koparken Yüce Allah güneşteki hidrojen-helyum reaktörünü durdurunca, tekrar çekim gücünü kazanan atomlar bir araya gelip toplanacak ve enerjisi tükenen güneş kararıp dürülecek. Yıldızlara gelince, Onlar da güneş gibi alevler halinde parlayan ve kızgın gaz kümelerinden oluşan küre şeklinde korkunç enerji depolarıdır. Uzayda güneşten çok daha büyük, daha süratli ve daha fazla enerji saçan trilyonlarca yıldız vardır. İşte kıyâmet koparken merkezindeki hidrojen atomlarının tamamını bir anda tüketecek olan yıldızlar, önce kıpkızıl yoğun helyum koruna dönüşüp genişleyecek ve ardından yayılan enerji dalgaları çok korkunç bir şekilde infilak edip uzayda dağılacak. Yüce Allah buyuruyor: Gök yarılıp da yanan zeytinyağı tortusu (ya da kızıl deri) gibi gül rengini aldığı zaman. (Rahman - 37) Korkunç enerji deposu olan trilyonlarca yıldızın aynı anda genişleyip infilak etmeleri ve parçalanıp uzayda dağılmaları, katrilyonlarca ton atom bombasının aynı anda infilak etmesinden çok daha korkunç ve şiddetli olacağından, Gökyüzünü yanan zeytinyağı tortusu gibi alevler kaplayacak ve kızıl gül rengini alacak. Sonuç!.. Kıyâmet olayı ile bugünkü denge-düzen kökten değişecek, yerdeki, gökteki katı, sıvı ve gaz halindeki atomlar parçalanıp kalıcı, istikrarlı maddelere dönüşecek. Sonra Hz. İsrâfil’in ikinci defa Sûra üflemesi ile insanlar yeniden dirilip mahşer’de toplanacak ve Âhiret âlemi başlayacak. Bizim görevimiz ölüm ve kıyâmet korkusu ile yaşamak değil, ölüm ve kıyâmetten sonrası için gereken hazırlığı yapmak ve o güzelim cennete aday olmaktır.

KİN VE KISKANÇLIK


KİN VE KISKANÇLIK
k Yüce Allah buyuruyor: Şeytan içki ve kumarla aranıza ancak düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Mâide - 91) Kökeni Kur’an’a ve sünnete dayanan her şey iyidir, yararlıdır ve sonu mutlaka hayırlıdır. Kökeni şeytana dayanan şeyler de kötüdür, zararlıdır ve sonu mutlaka şerdir. İşte içki, kumar gibi kin ve kıskançlığın kökeni de şeytana dayandığından, hepsi kötüdür, din ve sağlık açısından zararlıdır ve hepsinin sonu şer yani cehennemdir. Şeytan neden insanlara kötülüğü emrediyor? Yüce Allah’ın “Âdem’e secde (saygı) yapın” emrine meleklerin hepsi itaat ettiği halde, İblis: Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten (ısı enerjisinden), onu (Âdem’i) çamurdan yarattın dedi. (Sâd - 76) “Ben ondan hayırlıyım” diye büyüklük taslayan ve Hz. Âdem’i kıskandığı için secde yapmayan iblis, Allah tarafından lânetlenip cennetten kovulunca, Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni (lânetleyip) azgın bırakmana karşılık ben de onlara (insanlara) yeryüzünde (günahları) süsleyip hoş göstereceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hâriç. (Hicr - 39 - 40) Şeytan, kıskaçlığından dolayı Hz. Âdem’e secde (saygı) yapmadığı için lânetlenip cennetten kovulunca, “İhlâslı kulların hâriç, onların hepsini mutlaka azdıracağım” diye intikam yemini etti ve ne yazık ki bu yeminine bağlı da kaldı. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kalbinde zerre kadar (azıcık) kibir olan kimse cennete giremez. (Müslim - Tirmizî - Ebû Dâvûd) Kin ve kıskançlığın kökeni, kibirlenmek ve büyüklük taslamaktır. Şeytan kibirlenip büyüklük tasladığı için lânetlenip cennetten kovulduğu gibi, kalbinde zerre kadar kibir olanlar da, tevbe edip günahlarından arınmadan cennete giremezler. 425 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıskançlıktan çok sakının. Çünkü kıskançlık, ateşin odunu yediği (yakıp bitirdiği) gibi kıskançlık da sevapları yer (bitirir). (Ebû Dâvûd - İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mü’min gıpta eder, münâfık haset eder. (İbni Ebiddünya) Mü’min din kardeşine gıpta eder. Yani “Ah! Keşke bende onun gibi olabilsem” diye özenir. Münafık ise kıskanır, çekemez ve hasetlik eder. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Aranızda ilişkiyi kesmeyin, birbirinize sırt dönmeyin, birbirinize kin tutmayın ve birbirinize kıskançlık etmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. (Müslim) Bölünüp kollara ayrılan akarsular gücünü yitirdiği gibi, bölünüp kollara (gruplara) ayrılan müslümanlar da güçlerini yitirir ve din düşmanlarının baskılarına boyun eğme zorunluluğunda kalırlar. Müslümanların bölünmeden birlik ve beraberlik içinde dinlerini özgürce yaşayabilmeleri için, sevgili Peygamberimiz bu hadis-i şerîfinde bize beş tavsiyede bulunuyor. 1- Aranızda ilişkiyi kesmeyin: Müslümanlar aralarında cemaat ayırımı yapmadan birbiriyle görüşmeli, yolda karşılaştıkları zaman selâm verip hal hatır sormalı, hastaları ziyaret etmeli ve câmilere, cemaate gidip aynı safta, yan yana ve omuz omuza namaz kılmalıdır. 2- Birbirinize sırt dönmeyin: Müslümanlar karşılaştıkları yerlerde birbirlerini görmemek ya da görmemezlikten gelmek için sırt çevirip arkalarını dönmemeli, aksine az da olsa ayaküstü sohbet edip birbirinin gönlünü almalıdır. 3- Birbirinize kin tutmayın: Nefs-i emmâreden kaynaklanan ve şeytânî bir sıfat olan kin, gerçekte gizli ve sinsi bir düşmanlık olduğundan, İslâm’da şiddetle yasaklanmış ve haram kılınmıştır. İslâm’ın genel felsefesi, müslümanların birbirine düşman değil dost olmaları, birbirlerini sevmeleri ve düşmana karşı tek yürek, tek yumruk olmalarıdır. 4- Birbirinize kıskançlık etmeyin: Gıptanın (özenmenin) karşıtı olan kıskaçlık da, kin gibi nefs-i emmâreden kaynaklanan şeytani bir sıfat olduğu için yasaklanmış ve haram kılınmıştır. 5- Ey Allah’ın kulları, kardeş olun: Irkı, rengi ve dili ne olursa olsun bütün müslümanları birbiriyle kardeş yapan Allah olduğundan, bu kardeşli- 426 ği korumak hepimizin görevidir. Aksi halde kin, kibir, kıskançlık, düşmanlık ve bölücülük gibi tehlikeli akımlar ortaya çıkar ve İslâm birliği bozulur. Allah korusun! İslâm birliği bozulursa, müslümanlar din düşmanlarının baskıcı rejimi altında yaşama zorunluluğunda kalır ve çalıştıkları yerlerde Yüce Allah’ın namaz ve tesettür gibi en kesin emirlerini bile uygulayamazlar.

KİTAPLARA ÎMAN

KİTAPLARA ÎMAN
 k Yüce Allah buyuruyor: (Ey mü’minler!) Deyin ki: Biz Allah’a ve bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kûb ve torunlara indirilene, Mûsa ve İsa’ya verilenlere (Tevrat ve İncil’e) ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îman ettik. Biz onların arasında (inanç açısından) bir ayırım yapmayız. (Çünkü) biz ancak O’na (Allah’a) teslim olanlarız. (Bakara - 136) Bu âyet-i kerîmede dinde taşkınlık, fanatiklik yapmamız yasaklanıyor ve peygamberlere verilen kitaplar arasında inanç açısından ayırım yapmadan hepsinin aslına îman etmemiz emrediliyor. Yüce Allah insanların geçici dünya hayâtına aldanıp âhiret âlemini unutmamaları için, mânevî eğitimciler (peygamberler) göndermiş ve onlardan bazılarına semâvî kitaplar vermiştir. İşte bu semâvî kitaplar arasında inanç açısından ayırım yapmadan hepsinin aslına îman etmek farzdır ve îmanın temel ilkelerindendir. Yüce Allah 104 kitab indirdi. Bunlardan dördüne büyük kitab ve diğerlerine sayfalar anlamında çoğul sigasıyla suhuf denir. Büyük kitaplar tarihsel sıralamaya göre Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’an’ dır. Tevrat Hz. Mûsa’ya, Zebur Hz. Dâvûd’a, İncil Hz. İsa’ya ve Kur’an da Hz. Muhammed’e verildi. Suhuflar, Hz. Âdem’e on (10), Hz. Şît’e elli (50), Hz. İdrîs’e otuz (30) ve Hz. İbrahim’e on (10) sayfa verildi. Önceki kitaplar sadece belirli toplumlara ve belirli bir zaman dilimi içinde geçerli olmak üzere gönderildiğinden, suhufların tamamı unutulup kayboldu ve hiçbirinin aslı, izi ve hükmü kalmadı. 427 Tevrat, Zebur ve İncil de binlerce yıldan beri farklı zamanlarda tahrifâta (değişikliğe) uğraya uğraya semâvî kitab olma özelliklerini yitirdiklerinden ve son peygamberin gelmesi ile de yürürlükten kaldırıldıklarından, Yeryüzünde aslını koruyan ve yürürlükte olan tek semâvî kitab Kur’an-ı Kerim’dir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazıldığı iddia edilen güncel inciller birbirine zıt karmaşık çelişkilerle doluyken, Yaklaşık 1.400 küsur yıl önce Hz. Osman tarafından yazılan ve Leningrad Müzesinde sergilenmekte olan Kur’an’dan, yine Hz. Osman şehit olurken okumakta olduğu ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmekte olan Kur’an’a kadar, Farklı dönemlerde ve farklı ülkelerde yazılan ve basılan milyarlarca Kur’an’ı yan yana koyduğumuzda, Her birinin Fâtiha Sûresi ile başlayıp Nas Sûresi ile sona erdiğini, kelimelerin diziliş sırasına göre yerlerinin hepsinde aynı olduğunu ve tek kelimesinin bile değişmediğini görürüz. Yüce Allah buyuruyor: Kesinlikle zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve kuşkusuz onun koruyucusu biziz. (Hicr - 9) Kur’an, son semâvî kitab olup ondan sonra başka kitab gelmeyeceğinden, sadece bir topluma değil, bütün insanlara gönderildiğinden ve hükmü belirli bir zaman dilimi ile sınırlı olmayıp, kıyâmete kadar geçerli olacağından, Yüce Allah’ın kesin koruması altındadır.

KOMŞU HAKLARI

KOMŞU HAKLARI
k Yüce Allah buyuruyor: Yakın komşuya ve uzak komşuya iyilik edin (kollayıp, gözetin), (Nîsa - 36) Bu âyet-i kerîmede yakın komşumuza da, uzak komşumuza da iyilik etmemiz ve onlarla güzel, hoş geçinmemiz emredilirken, yakın komşumuza öncelik tanımamıza da işaret ediliyor. Âişe radıyallahü anha diyor ki: “Ey Allah’ın Resûlü! İki komşum var, hangisine hediye vereyim?” diye sordum. “Kapısı sana en yakın olana ver” buyurdu. (Buhârî) 428 Vereceğimiz hediye az olup ancak bir kişiye yetecek kadar ise, öncelikle kapısı bize en yakın olan komşumuzu tercih etmemiz gerektiği gibi, deprem ve sel gibi felâketlerde de öncelikle kapısı bize en yakın olan komşumuza yardım etmemiz gerekmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor: Allah iki kimseye kıyâmet günü rahmet bakışı ile bakmaz. Bunlar yakın akrabaları ile ilişiğini kesenler ve komşularına karşı kötü davrananlardır. (Deylemî) Allah (c.c.) yakın akrabası ile ilişiğini kesenlerle, komşularına karşı kötü davrananlara kıyâmet günü rahmet bakışı ile bakmaz, yani onları af edip bağışlamaz. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ev almadan önce komşularınızı araştırın ve yola çıkmadan önce arkadaşlarınızı seçiniz. (Taberânî) Atalarımız da “Ev alma, komşu al” demişler. Ev halkından sonra en çok karşılaşacağımız ve yan yana birlikte yaşayacağımız komşularımızın iyi kimseler olması, eşimizin, kızımızın güvenliği ve çocuklarımızın ahlâkı açısından çok önemlidir. Bu nedenle ev almadan ya da kiralamadan önce komşuluk yapacağımız kimseleri araştıralım ve bilinçli müslümanların bulunduğu apartman, sokak ve çevreleri tercih edelim. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ölülerinizi sâlih (iyi) kimselerin arasına gömünüz. Çünkü hayatta olanlar kötü komşulardan rahatsız oldukları gibi, ölüler de kötü komşulardan rahatsız olurlar. (Ebû Nuaym) “Kötü komşu insana evini sattırır” derler. Doğrudur ama kabirde yatanlar ne yapsın? Onlar kabirlerini satıp başka kabir alamazlar ki! Bu nedenle kabir komşusu çok önemlidir ve bunun için büyüklerimiz genelde evliyaların (türbelerin) yanına gömülmeyi tercih ve vasiyet etmişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Vallahi (gerçek) mü’min olamaz. Vallahi (gerçek) mü’min olamaz. Vallahi (gerçek) mü’min olamaz.“ “Kim, ya Resûlallah?” denildi. “Fenalık yapmasından komşusu emin olmayan kimse” buyurdu. (Buhârî - Müslim - Tirmizî) Söz ve davranışları ile komşularına güven vermeyenler, kuşkusuz gerçek mü’min olamazlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: Cebrâil bana komşu hakkında o kadar tavsiye etti ki, neredeyse 429 (bu konuda vahiy getirip) komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım. (Buhârî - Müslim - İbni Mâce - Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse, komşusuna eziyet etmesin. (Buhârî - Müslim) Mahşer yerinde kul hakları ile sorgulamaya komşu haklarından başlanacağından, Allah’a ve âhiret gününe inanan mü’minler, komşularını rahatsız edecek her çeşit söz ve davranıştan titizlikle kaçınmalıdır. Özellikle günümüzde televizyonların sesini kısmalı, üst katta oturanlar balkondan bir şeyler silkelememeli ve geceleri komşuları uyurken gürültülü işleri yapmaktan kaçınmalıdır. Sahabeler Peygamberimiz (s.a.v.) e dediler ki: “Filan kadın gündüzleri oruç tutuyor ve geceleri namaz kılıyor ama komşularına da eziyet ediyor.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “O cehennemliktir” (Hâkim - Ahmed İbni Hanbel) Yani komşularına eziyet ettiği kadar cehennemde yanmadan cennete giremez demektir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse, komşusuna iyilik etsin. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahü Teâlâ katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşına hayırlı (yararlı) olanıdır. Allahü Teâlâ katında komşuların hayırlısı da komşusuna hayırlı olandır. (Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor. Üç çeşit komşu vardır; Müslüman olmayan komşu: Sadece bir komşuluk hakkı vardır. Müslüman olan komşu: Komşuluk ve din kardeşliği olmak üzere iki hakkı vardır. Akraba olan müslüman komşu: Komşuluk, akrabalık ve din kardeşliği olmak üzere üç hakkı vardır. (Bezzar - Ebû Nuaym) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Yanındaki komşusu açken tok yatan (gerçek) mü’min değildir. (Taberânî - Hâkim - Beyhakî) Komşusu açken bir tabak yemek götürmeyen, hastalanınca ziyaret etmeyen, sıkıntılı günlerinde derdine ortak olmayan ve komşusu yoksulken elinden gelen yardımı yapmayan kimse, komşuluk hakkını gözetmediği için Allah katında sorumludur, tam ve gerçek mü’min değildir.

KORKU VE ÜMİT

KORKU VE ÜMİT
k Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Kullarıma haber ver, kuşkusuz ben çok bağışlayıcı, çok merhametliyim. Ve azabım da kuşkusuz çok acıklı bir azaptır. (Hicr - 49 - 50) Yüce Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametli olmakla birlikte, adâletinin gereği azabı da çok acıklı ve çok şiddetli olduğundan, hiç kimse Allah merhametlidir, af eder diye günah işlemesin ve azabı çok acıklı ve çok şiddetlidir diye ümitsizliğe de kapılıp karamsar olmasın. İşte “Ehl-i sünnet” inancının temel ilkesi budur. “Beyne’l-havf ve’rrecâ” Yani korku ile ümit arasında olmak! Peygamberler hâriç, hiç kimse dünya hayâtının nasıl noktalanacağını ve âhiret âlemine nasıl gideceğini bilemez. Çünkü kâfir olarak doğduğu halde mü’min olarak ölenler çok olduğu gibi, mü’min olarak doğduğu halde (Allah korusun!) kâfir olarak ölenler de çoktur. Bu nedenle hacılık, hocalık ve ibâdetlerin çokluğu güvence nedeni olamaz. Günahların çokluğu da Allah’ın rahmetinden ümit kesme nedeni olamaz. Mânevî açıdan en üst derecede olan evliyalar bile korku ile ümidin dışına çıkamaz, çünkü onlar da dünyalarının nasıl noktalanacağını bilemez. Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) De ki: Ey nefislerine uyup da (günahta) haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar. Kuşkusuz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Zümer - 53) Yüce Allah “rahmetimden ümit kesmeyin” buyurduğu için en büyük günahlardan biri de, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve “beni af etmez” diye karamsar olup tevbeyi terk etmektir. Yüce Allah nefislerine uyup günah işlemede haddi aşanlara bile “kullarım!” Dediğine göre, ümidimizi yitirmeyelim ama günahlara da devam etmeyelim. Hemen tevbe edip secdeye kapanalım ve O güzel Allah’a kulluk edelim. Unutmayalım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmek haram olduğu gibi,”korku-ümit” dengesini bozmak ve günahlara devam edip ibâdetleri terk etmek de haramdır. 431 Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Allahtan korkun (günahlardan sakının) ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah‘tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızı ayrıntılarıyla bilir. (Haşr - 18) Atalarımız “Bugün bana ise, yarın da sana” demişler. Hiç kuşkusuz ölüm meleği Azrâil bir gün bizim kapımızı da çalacak ve tatlı canımızı alacak. Sonra kefeni giyip ve tabuta binip mezar denilen yeraltındaki daracık ve karanlık bir yere gömüleceğiz. Bu nedenle hepimiz Allah’tan korkup günahlardan sakınalım ve yarına (mezara) ne hazırladığımıza bakalım. Dünya hayâtı geçici olduğuna ve hiç kimsenin hayat sigortası olmadığına göre, gün gelecek biz de kefen denilen ilkel giysiyi giyeceğiz, tabut denilen ilkel araca bineceğiz ve mezar denilen yeraltındaki daracık ve karanlık bir çukura gömüleceğiz. Ölümü hatırlayınca paniğe kapılıp sakın “korku-ümit” dengesini bozmayalım ama o daracık karanlık mezara ne hazırladığımıza bakmayı da ihmal etmeyelim. Yüce Allah buyuruyor: Bizim âyetlerimize ancak kendilerine öğüt verildiği zaman büyüklük taslamadan secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler îman eder. (Onlar namaz için) yataklarından kalkarlar, korku ve ümitle Rablerine yalvarırlar. (Secde - 15 - 16) Öğüt verildiği zaman “Ben de biliyorum” diye büyüklük taslamayanlar, secdeye kapanıp namaz kılanlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve geceleri namaz kılmak için tatlı uykularını terk edip yataklarından fırlayanlar “korku ve ümitle” Rablerine yalvarırken, Bizler de “Ben de biliyorum” diye büyüklük taslamadan gerçek âlimlerin ve din kardeşlerimizin öğütlerini dinleyelim, her çeşit günahlardan kaçınalım, ibâdetlerimizi düzenli bir şekilde yapalım ve güzel Rabbimize korku ve ümitle yalvaralım…

15 Haziran 2023 Perşembe

KUL HAKKI

KUL HAKKI Ebû Katâde radıyallahü anhü diyor ki: Sahabelerden biri “Ya Resûlallah! Eğer ben Allah yolunda öldürülür (şehit olur) sam, bu benim günahlarıma kefâret olur mu?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Evet, eğer sen (düşman karşısında) sabrederek, mükâfatını sadece Allah’tan bekleyerek ve arkanı dönüp kaçmadan Allah yolunda öldürülür (şehit olur) san, “kul hakkı hâriç” bütün günahlarına kefâret olur. (Müslim) Allah’ın dinini egemen kılmak için din düşmanları ile savaşırken ölen şehitlerin bütün günahları bağışlandığı halde kul haklarının bağışlanmaması, kul hakkından arınmadan hiç kimsenin cennete giremeyeceğinin açık kanıtıdır. Kul hakkından arınmadan cennete girilemeyeceğine göre, her çeşit kul hakkından titizlikle kaçınalım ve bunları âhiret âlemine taşımamak için dünyada helâllik almaya çalışalım. Yüce Allah af etmeyi sevdiği ve çok af edici olduğu halde, bu konuda af etme yetkisini sadece hak sahiplerine vermiş ve onların dışında hiç kimseye af ya da şefaat etme yetkisini vermemiştir. Ebû Hureyre radıyallahü anhü diyor ki: Resûlullah (s.a.v.): “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Sahabeler: “Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kişidir” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Kuşkusuz ümmetimden müflis olan şu kimsedir ki, kıyâmet günü (mahşere) namaz, oruç ve zekât sevapları ile gelir. (Ancak) şuna hakaret etmiş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş (öldürmüş, yaralamış) ve şunu dövmüş. Bu nedenle şuna, buna sevaplarından verilirken üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahlarından ona yüklenir, sonra cehenneme atılır. (Müslim - Tirmizî) İşte gerçek müflis, varlıktan bir anda yoksulluğa düşüş! Mahşer yerine namaz, oruç ve zekât gibi sevaplarla geldiği halde, yaşam boyu elde ettiği bu sevapları bir anda yitiren ve üstelik eğer yetmezse başkalarının günahlarını da yüklenip cehenneme giden kimse! .. 433 Yüce Allah buyuruyor: Zâlimlerin yaptıklarından (baskı ve zulümlerinden) sakın Allah’ı habersiz sanma! Onları (cezalarını) ancak gözlerin (korkudan) dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. (İbrahim - 42) Sonsuz ve sınırsız merhamet sahibi olan Yüce Allah, tevbe etmeleri ve hak sahipleri ile helâlleşmeleri için zâlimlere bile zaman tanıyor ve onları bu dünyada hemen cezalandırmıyor. Ancak! Mahşer günü sevaplar, günahlar tartılınca ve sıra kul haklarına gelince; Dünyada haksızlığa uğrayanlar, dövülüp, sövülüp aşağılananlar ve malları, mülkleri ellerinden alınanlar, haklarını almak için sevinip koşuşurken, Üzerinde kul hakları olanlar da pişmanlıktan çılgına dönecek ve korkudan gözleri yuvalarından fırlar gibi korkunç bir şekil alacak. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kuşkusuz Allah zâlime mühlet verir ama tuttuğu (hesaba çektiği) zaman da kaçmasına (kurtulmasına) fırsat vermez. (Buhârî - Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıyâmet (mahşer) günü insanlar arasında görülecek olan ilk hesaplaşma, kan davaları olacaktır. (Buhârî - Müslim - Tirmizî) Haksız yere bir kimseyi öldürmek, Allah’a şirk koşmaktan sonra en korkunç zulüm olduğundan, kul haklarına kan davaları ile başlanacak ve öncelikle Hâbil, Kâbil’den hakkını alacak. Sonra bütün fâili meçhul cinayetler ortaya çıkacak ve akan bir damla kanın bile hesabı sorulacak. Bir zerrecik sevabın milyarlarca ton altından çok daha değerli olduğu mahşer gününde, hiç kimse annesine, babasına, yavrusuna ve kardeşine bile hakkını bağışlamayacak ve tüm haklarını en küçük zerresine kadar sevab olarak alacak. Şehitler, sâlihler gibi mahşer zenginleri (sevabı çok olanlar), hak sahiplerine haklarını verdikten sonra kalan sevapları kendilerine bol bol yeteceğinden, hiç sıkıntı çekmeden cennete giderken, Mahşer fakirleri (sevabı az olanlar) ise, hak sahiplerine yetecek kadar bile sevapları olmadığından, hem kendi günahlarını hem de hak sahiplerinin günahlarını yüklenip cehenneme gidecekler. Değerli okurlarım! Kul haklarından arınmak için, iki seçeneğimiz var. 434 Dünyada hak sahipleri ile anlaşıp, helâlleşip bunları âhiret âlemine taşımamak. Mahşer yerinde hak sahiplerine haklarını verdikten sonra, kendimize de yetecek kadar sevabımızın kalması için, öncelikle her çeşit günahlardan kaçınalım, ibâdetlerimizi çoğaltalım ve her çeşit hayırları bol bol yapalım. Yani âhirete az günah ve çok sevapla gidelim!..

KUMAR VE ŞANS OYUNLARI

KUMAR VE ŞANS OYUNLARI
k Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar ve fal okları (şans oyunları) şeytan işi pis şeylerdir; bunlardan kaçının ki felâha kavuşasınız. Şeytan içki ve kumarla aranıza ancak düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Mâide - 90 - 91) Bu âyet-i kerîmede, alkollü içkilerin, kumarın, önünde saygı duruşu yapılan dikili taşların (heykellerin) ve her çeşit şans oyunlarının pis, murdar şeyler olduğu bildiriliyor ve ancak bunlardan kaçınanların felâha kavuşacağı haber veriliyor. Felâh ne demektir? Cehennemden kurtulup ve Sırat Köprüsü’nü geçip o güzelim cennete kavuşmaya felâh denir. Bizler de felâha kavuşmak için, şeytan işi pis ve murdar (iğrenç) şeyler olan alkollü içkilerden, kumardan, heykellerin önünde saygı duruşu yapmaktan ve her çeşit şans oyunlarından kaçınalım. Eğer bu tür pis ve murdar işleri yapmışsak, ölüm meleği Hz. Azrâil yakamıza yapışmadan önce ihlâsla tevbe edelim ve güzel Mevlâmıza dönelim. Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Karşılıklı rızaya (anlaşmaya) bağlı ticaretin (ya da emeğin) dışında mallarınızı aranızda bâtıl (gayr-i meşru) yollarla yemeyin ve kendinizi (helâk edip) öldürmeyin. Kuşkusuz Allah size karşı çok merhametlidir. (Nisâ - 29) 435 Bazı hayvan türleri bile koloni ya da sürüler halinde yaşarken, fıtraten medeni yaratılan insan toplumdan kopuk tek başına yaşayamaz. Bu nedenle herkesin yeteneğine göre ticaret, tarım, sanat ve el emeği gibi meşru bir şekilde toplumsal düzene katkıda bulunması zorunludur. Bu tür meşru işlerin dışında kumar, fâiz, rüşvet, gasp, hırsızlık ve dolandırıcılık gibi gayr-i meşru yollarla insanları sömürmeye kalkışmak ekonomik dengeleri bozduğu ve insanların arasına fitne, fesat tohumları saçtığı için, Yüce Allah tarafından yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Kazanma hırsı ile kaybetme korkusu arasında stres ve gerilim içinde kumar oynayanlar, kaybedince aşağılık kompleksine kapılıp kazananlara karşı kin, haset ve düşman gözüyle bakarken, Kazananlar da böbürlenip ve şansları ile övünüp, kaybedenlere saf ve aptal gözüyle bakarlar. Ancak fâiz bataklığına saplananlar, eninde sonunda bir gün o bataklıkta boğuldukları gibi, kumar bataklığına saplananlar ve kazandıkları zaman böbürlenip sevinenler de, eninde sonunda bir gün o kumar bataklığında boğulur ve onlara da mutlaka saf ve aptal gözüyle bakanlar olur. Kumar bağımlılığı, maddi açıdan alkol bağımlılığından daha tehlikelidir. Çünkü kumar bağımlıları hiç gözlerini kırpmadan bir gecede bütün servetlerini kaybedebilir ve sonra ruhsal bunalıma girip intihar bile edebilirler. Allah’ı anmaya, İlâhi emirleri uygulamaya ve namaz kılmaya engel olan kumar, insanın dünyasını kararttığı gibi âhiretini de karartır ve insan tevbesiz ölürse yeri cehennem olur. Milli piyango dâhil, sportif faaliyetler ve at yarışları ile ilgili her çeşit şans ve talih oyunları kumar olduğu gibi, iki kişi ya da iki grup arasında yapılan her çeşit şans, tâlih ve tahmine dayanan yarışmalarda kumar kapsamındadır.

KUR’AN-I KERİM

KUR’AN-I KERİM
k Yüce Allah buyuruyor: Elif, Lâm, Râ. Bu (Kur’an öyle) bir kitaptır ki, onu sana insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa; Aziz, Hamid olan Allah’ın yoluna çıkarman için indirdik. (İbrahim – 1) 436 Suhufların tamamı zamanla unutulmuş, asılları ve izleri kalmamıştı. Tevrat ve İncil de sürekli değişikliğe uğraya uğraya asıllarını yitirmiş ve İlâhi kitab olma özelliklerini kaybetmişlerdi. Batıda papalar, Çin’de Konfüçyüs, Hindistan’da Buda, İran’da Zerdüşt ve Arap Yarımadasında taşlar putlaştırılmış, gerçek din unutulmuş, ahlâk çökmüş ve dünya karanlıklara gömülmüştü. Bu durumda ya kıyâmetin kopması ya da yeni bir peygamberin gelip insanları karanlıklardan (sapıklıklardan) kurtarıp aydınlığa çıkarması gerekiyordu. Hz. Cebrâil’in Nur Dağında Hz. Muhammed’e (s.a.v) “OKU” mesajını getirmesi ile mânevî düğmeye basıldı ve son Peygambere, son İlâhi kitab olan Kur’an’ın âyetleri gelmeye başladı. Son İlâhi Kitab olan Kur’an’ın özellikleri: Yüce Allah buyuruyor: Biz onu Kur’an olarak, insanlara dura dura (sindire sindire) okuman için (âyet âyet, sûre sûre) ayırıp peyderpey indirdik. (İsrâ - 106) Önceki İlâhi kitaplar peygamberlere bir anda verilirken, Kur’an son İlâhi kitab olduğu ve kıyâmete kadar yürürlükte kalacağı için, Peygamberimize 23 yıl gibi uzun bir zaman dilimi içinde âyet âyet ve kısa sûreler şeklinde verildi. Peygamberimiz (s.a.v.) gelen âyetleri ağır ağır ve sindire sindire okuyarak tebliğ eder, gerektiğinde üç defa tekrarlar ve yanındaki vahiy kâtiblerine de yazdırırdı. Yeni gelen âyetleri Peygamberimizden dinleyen sahabeler de bunları tebliğ etmek için etrafa dağılır ve orada bulunmayanlara ulaştırırlardı. Okuma-yazma bilenler yeni gelen âyetleri hemen yazıp ezberlerken, okuma-yazma bilmeyenler de okuma-yazma bilenlerden yararlanıp ezberlemeye çalışırlardı. Kur’an’ın 23 yıl gibi uzun bir zaman dilimi içinde, farklı aralıklarla ve kısa bölümler şeklinde gelmesi ile, O günün koşullarında gelen âyetlerin derhal yazılması, ezberlenmesi, sürekli okunması, uygulanması ve günlük yaşama dönüştürülüp müslümanların Kur’an’la bütünleşmesi sağlandı. Yazılan ve ezberlenen âyetler unutulmuyordu. Çünkü her gün beş vakit namazda tekrar tekrar okunduğu gibi, müslümanların günlük yaşamı da Kur’an’dı. İnançtan ibâdete, yeme içmeden evlenmeye ve mirastan dev- 437 let yönetimine kadar kişisel ve toplumsal yaşamları Kur’an’dı. Yani Kur’an okunuyor, yaşanıyor ve uygulanıyordu. Asr-ı Saadet’ten sonra da Kur’an sürekli okunduğu, ezberlendiği ve uygulandığı için bir tek harfi değişmeden günümüze kadar geldiği gibi, İnşâAllah kıyâmete kadar da devam edecektir. Çünkü, Yüce Allah buyuruyor: Kesinlikle zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz. (Hicr - 9) Ebû Cehil’in başlattığı Kur’an düşmanlığı zaman zaman devlet terörüne dönüştüğü, Kur’an okuyanlar ve okutanlar vatan hainleri ve silahlı teröristler gibi yakalanıp zindanlara atıldığı halde, Kur’an Yüce Allah’ın koruması altında olduğundan, bir tek harfini bile değiştirmeye güçleri yetmedi. Kur’an düşmanları mezarlarında çürüyüp kokuşmuş leşlere ve toprağa dönüşürken, Kur’ an, 1.400 küsur yıldan beri bir tek harfi değişmeden dimdik ayakta durmaktadır. ] ] ] Kur’ an okumanın kuralı ve fazileti: Yüce Allah buyuruyor: Kuşkusuz O, çok şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir kitap’ta (Levh-i Mahfûzda yazılı) dır. Ona (Kur’an’a) temiz olanlardan başkası dokunamaz. (Vâkı’a - 77 - 78 - 79) Âdet ve nifas halindeki kadınlarla, cünub olanlar Kur’an’a dokunamaz ve ezber de okuyamazlar. Abdesti olmayanlar ise, Kur’an’a dokunmadan ezber okuyabilirler. Yüce Allah buyuruyor: Kur’an okuduğun (okuyacağın) zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. (Nahl- 98) İster ezber ister bakarak olsun Kur’an okumaya, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak, yani “Eûzü billâhi mine’şşeytâni’rracîm” ve “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye başlamak sünnettir. Yüce Allah buyuruyor: Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin. (A’raf - 204) Seslice Kur’an okunan bir yerde dünya kelâmı konuşmak mekruh, susup okunan Kur’an’ı dinlemek ise farz-ı kifâyedir. 438 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sizin en hayırlınız, Kuran’ı öğrenen ve (başkalarına da) öğreteninizdir. (Buhârî) İnsanların en hayırlısı, Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı tecvid kurallarına göre öğrenip güzelce okuyan ve başkalarına da öğretendir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa, onun için bir hasene vardır. Her hasenenin karşılığı ise on sevaptır. Ben Elif, Lam, Mim bir harftir demiyorum; fakat Elif bir harftir, Lam bir harftir ve Mim de bir harftir (diyorum). (Tirmizî) İster ezbere ve ister bakarak olsun Kur’an ya da bir sûre (örneğin Fâtiha’yı) okuyana, okuduğu her harfi için on sevap verilir. Örneğin Besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm)de 19 harf vardır. Besmeleyi bir defa okuyana 190, on defa okuyana 1.900 ve yüz defa okuyana 19.000 sevap verilir. Fâtiha Sûresinde Besmele dâhil, 140 harf vardır. Fâtiha’yı bir defa okuyana 1.400, on defa okuna 14.000 ve yüz defa okuyana 140.000 sevap verilir. Kur’an’ı ezberlemenin fazileti: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İçinde Kur’an’dan bir şey bulunmayan kimse (nin kalbi) harâbe ev gibidir. (Tirmizî) Kalplerimizin harâbe bir ev gibi kararmaması ve gönlümüzün daralıp bunalıma girmemesi için, hafıza gücümüzü zorlayalım ve ezberlerimizi çoğaltmaya çalışalım. Kur’an okumasını bilmeyenler de, birkaç sûre ile yetinmeyip daha fazlasını ezberlemeye çalışmalıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim Kur’an’ı okuyup (tamamını) güzelce ezberlerse, (Kur’an’daki) helâlleri helâl ve haramları haram olarak kabul ederse, Allah o kimseyi (doğrudan) cennetine koyacağı gibi ailesinden cehennemi hak etmiş on kişiye de şefaat etme hakkını verir. (Tirmizî - İbni Mâce - Ahmed İbni Hanbel) Kur’an’ın tamamını ezberleyip sürekli okuyan, Kur’an’daki helâlleri helâl ve haramları haram olarak kabul eden yani Kur’an’ı yaşayan hafızlar, mahşer yerinden doğruca cennete gidecekleri gibi, günahları fazla olduğu için cehenneme atılmak üzere zebanilere teslim edilen yakınlarından on kişiyi de, zebanilerin elinden kurtaracak ve cennete götürecekler. 439 Peygamberimiz (s.a.v.): “Kuşkusuz demir paslandığı gibi kalpler de paslanır.” buyurdu. Sahabeler: “Ya Resûlullah! Onun cilası nedir?” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.): “Kur’an okumak ve ölümü hatırlamaktır” buyurdu. (Beyhakî) Kalplerimizin paslanmaması (gâfil olmaması) ve paslanan kalplerimizin cilalanması (nurlanması) için Kuran’ı okuyalım, dinleyelim, uygulayalım ve ölümü de çok hatırlayalım

KUR’AN VE SÜNNET

KUR’AN VE SÜNNET
k Kur’an Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e verdiği son İlâhi kitaba Kur’an denir. Peygamberlere verilen İlâhi kitapların her biri (orijinalleri), o dinin temel ilkelerinin kaynağı ve anayasası olduğu gibi, Kur’an da İslâm Dininin temel ilkelerinin kaynağı ve anayasasıdır. Son İlâhi kitab olduğu için Allah’ın kesin koruması altında olan, orijinal aslını aynen koruyan ve kıyâmete kadar yürürlükte kalacak olan Kur’an, gerçekte bütün insanları kapsayan evrensel anayasadır. Bu nedenle ırkı, rengi ve dili ne olursa olsun, bütün insanlar Kur’an’a îman etmek ve içinde ki İlâhi emirleri uygulamakla yükümlüdür. Sünnet Hz. Muhammed’in 23 yıllık peygamberlik dönemindeki söz, fiil (uygulama) ve takrirlerine (onaylarına) sünnet denir. İnsanların yazdığı anayasalar, kanunlar, kurallar ve tıp, fizik gibi bilimsel kitaplar bile hocasız, eğitimsiz ve yorumsuz tam anlaşılamadığı ve uygulanamadığı gibi, İlâhi kitab olan Kur’an da, hocasız, eğitimsiz ve yorumsuz tam anlaşılamayacağı ve uygulanamayacağı için, Yüce Allah Hz. Muhammed’i peygamber olarak göndermiş ve Kur’an’daki İlâhi emirleri açıklama, yorumlama, uygulama ve sahabelerini eğitme yetkisini ona vermiştir. Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları (günahlardan) temizleyen (eğiten), kitab’ı (hükümlerini) ve hikmeti 440 (uygulamayı) öğreten bir peygamber göndermekle, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulundu. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân - 164) Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılamaz ve Kur’an sünnetsiz yaşanamaz. Bu nedenle sapık inanç sistemlerinden, yanlış anlamalardan, yanlış uygulamalardan ve bid’atlardan korunabilmemiz için tek alternatifimiz, Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılmak ve yaşantımızı bunlara göre düzenlemektir. Yüce Allah buyuruyor: Peygamber size ne verdiyse (emrettiyse) onu alın (uygulayın), size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın azabı çetindir. (Haşr - 7) Peygambere itaat etmek Yüce Allah’ın kesin emri olduğundan, Kur’an’a, sünnete sımsıkı sarılalım ve Kur’an’ı Peygamberimizin emir ve işaretleri doğrultusunda yaşayalım. Yüce Allah buyuruyor: Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine (mânevî) nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle (evliyalarla) beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaşlardır. (Nisâ - 69) Sonsuzluk âlemi olan cennette Yüce Allah’ın “Onlar ne güzel arkadaşlardır” diye övdüğü peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle (evliyalarla) birlikte olmak ve onların ruhsal feyizlerinden yararlanıp doyasıya sohbet etmek için, Yüce Allah’a ve Peygamberimize itaat edelim, Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılalım. Kur’an müslümanlığı Hindistan’da ortaya çıkan “Kur’an müslümanlığı” adı altındaki sapıklık hareketi, ne yazık ki bazı akademisyenler tarafından ülkemizde de gündeme taşınmaya çalışılmaktadır. Bunlar Allah’ın Resûlünü dışlayarak ve Allah’ın Resûlünden duyduklarını, gördüklerini bizlere aktaran sahabeleri yok sayarak ve müctehidleri küçümseyerek, kafalarına göre yeni bir inanç sistemi oluşturmaya çalışmaktadırlar. Yüz binlerce hadîs-i şerîfi sened ve metinleri ile birlikte ezbere bilen İmâm-ı Tirmizî gibi hadis imamları, Kur’an’ın her kelimesini didik didik araştıran Fahreddîn-i Râzî gibi tefsir imamları ve İmâm-ı Rabbânî gibi müceddidler, 441 İmâm-ı Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel gibi müctehidlerden birine tabi olurken ve onların ictihadları doğrultusunda dîni yükümlülüklerini yerine getirirken, kişisel ve aile yaşantıları ile İslâm’a ters düşenlerin ve kendilerini dev aynasında gören art niyetlilerin şerrinden Yüce Rabbim bütün din kardeşlerimi korusun!..

KURBAN

KURBAN
k Yüce Allah buyuruyor: (Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. O halde sen Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Sana buğzeden (inciten As bin Vail), asıl soyu kesik olan odur. (Kevser Sûresi) Kurban ne demektir? Mânevî açıdan Allah’a yaklaşmak için deve, sığır, manda, koyun ve keçi gibi dört ayaklı evcil hayvanları ibâdet niyeti ile Allah rızası için kesmeye kurban denir. Müslüman olup hür, mukim ve belirli servete sahip olanların kurban bayramında kurban kesmeleri İmâm-ı A’zam’a göre vâcib, İmâm-ı Yusuf, İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Mâlik’e göre sünnet-i müekkeddir. Kurbanlık hayvanlar: Sadece deve, sığır, manda, koyun ve keçi türü dört ayaklı evcil hayvanlardan kurban olur. Bunların dışında eti yenen dört ayaklı av hayvanları yakalanıp evcilleştirilse de kurban olmaz. Tavuk, horoz, ördek, kaz ve hindi gibi iki ayaklı evcil hayvanları kurban ya da adak niyeti ile kesmek, mecûsî (ateşe tapınanların) âdeti olduğu için tahrîmen (harama yakın) mekruhtur. Deve beş yaşını, sığır, manda iki yaşını, koyun ve keçi de kamerî aylara göre bir yaşını doldurunca kurban olur. Ayrıca yedi, sekiz aylık iri yapılı koyunlar da kurban olabilir. Bir ya da iki gözü kör, ayağı yere basamayacak kadar topal, aşırı zayıf, kulağının, kuyruğunun yarısı kesilmiş, boynuzu kökten kırılmış ve dişlerinin çoğu dökülmüş hayvanlar kurban olamaz. 442 Ortak kurban kesme: Deve, sığır ve manda yedi kişiye kadar ortaklaşa kesilebilir. Ancak ortaklardan her birinin müslüman olması, kurban niyeti ile katılması, hisselerinin eşit olması ve etin tartılarak eşit oranda taksim edilmesi şarttır. Eğer ortaklardan biri, inançsız, ateist, olsa, ya da et niyeti ile katılsa, katılım payı diğerlerinden daha az ya da daha çok olsa hiç birinin kurbanı olmaz. Kurban nasıl kesilir? Kurbanlık hayvan kesileceği yere yavaşça ürkütülmeden ve itilip kakılmadan getirilir. Koyunun, keçinin üç, ineğin dört ayağı bağlanır ve sol yanına Kıble’ye karşı yatırılır. Bilenler “En’âm Sûresinin” 162 ve 163. âyetlerini okur, Allah rızası için kurban kesmeye niyet eder, sonra “Bismillah, Allahü Ekber” der ve konuşmadan kurbanını keser. Parasal ibâdetlerde vekâlet geçerli olduğundan, elinden gelmeyenler yetenekli bir müslümana vekâlet verip kurbanlarını kestirebilirler. Önemli olanı kesicinin müslüman olması, vekâleten kestiğinin bilincinde olması ve hayvanı “Bismillah, Allahü Ekber” diye kesmesidir. Yüce Allah buyuruyor: Onların (kurbanların) ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat ona sadece sizin takvânız (ve ihlâsınız) ulaşır. (Hac - 37) Kuşkusuz kurbanın eti, kemiği ve kanı değil de, sadece kesenin takvâsı ve ihlâsı Allah’a ulaşır. Çünkü Allah sadece takvâ ve ihlâsla yapılan işleri kabul eder. Takvâ ve ihlâs nedir? Allah korkusu ile her çeşit günahlardan titizlikle kaçınmaya takvâ ve gösterişten kaçınıp her işi Allah rızası için yapmaya ihlâs denir. Diğer ibâdetler gibi kesilen kurbanların Allah katında kabul olması da takvâ ve ihlâsa bağlı olduğundan, her zaman ve her yerde titizlikle günahlardan kaçınalım, her işimizi sadece Allah rızası için yapalım ve özellikle kurbanlarımızı da helâl para ile alalım. Yüce Allah buyuruyor: Üzerine Allah’ın adı anılmadan (kasten Besmele’siz) kesilenleri yemeyin. Kesinlikle o (eti yemek) fâsıklık (haram) dır. (En’âm - 121) 443 Suda yaşayan balık türlerinin dışında, ister av hayvanı olsun, ister tavuk, horoz, ördek ve hindi gibi kanatlı hayvan türleri olsun ve ister koyun, keçi ve inek gibi evcil hayvanlar olsun, Kesenin Allah’ın birliğine inanan tevhid ehli olması ve keserken “Bismillah” demesi şarttır.

TEVEKKÜL DUASI -LÂ HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH

TEVEKKÜL DUASI -LÂ HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH Peygamberimiz (s.a.v.) Sa’d bin Kays’a, “Sana cennet kapılarından bir kapıyı bildireyim mi?” dedi. Sa’d: “Evet ya Resûlallah” deyince, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” buyurdu. (Tirmizî) Cennetin sekiz kapısı vardır ve her kapıdan aynı ibâdetleri çokça yapan mü’minler birlikte girecektir. Örneğin, Ramazan ayının dışında da çok oruç tutanlar Reyyan Kapısı‘ndan gireceği gibi, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ı çok söyleyenler de bu kapıdan girecektir. Ebû Mûsa radıyallahü anhü diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) bana, “Sana cennet hazinelerinden bir hazineyi bildireyim mi?” dedi. Ben, “Evet ya Resûlallah” dedim. Buyurdu ki: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (Buhârî - Müslim - Tirmizî - İbni Mâce - Ebû Dâvûd) Dünyada altın, para ve mücevher gibi değerli şeylerin muhafaza edilmek üzere konduğu (depolandığı) yerlere hazine denildiği gibi, cennette de sevapların depolandığı yerlere hazine denir. Dünya hazinelerine sahip olanların sevinçleri, ümitleri ve mutluluk hayâlleri gerçekleşmeden bir anda ölümle noktalanabilir ve kendilerini toprağın altında buluverirler ama, Cennet hazinelerine sahip olanların ise sevinç, ümit ve mutluluk hayâlleri gerçek olur ve onlar o güzelim cennette sürekli mutlu yaşarlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” doksan dokuz derde şifâdır. Bunların en hafifi sıkıntı (gönül darlığı) dır.” (İbni Ebiddünya) 444 Anlamını bilerek ihlâs ve içtenlikle “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”ı çok okuyanlar, âhiret âleminde içi sevap dolu cennet hazinelerine kavuşup orada sürekli mutlu olacakları gibi, Dünyada da hüzün, keder, sıkıntı, gönül darlığı, nazar, büyü, evham, stres ve ruhsal bunalım gibi doksan dokuz dertten kurtulup huzurlu ve sağlıklı bir ortama kavuşurlar. Peki, anlamı nedir? Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Ey İbnü Ümmi Abdin! Sana “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ın anlamını haber vereyim mi?” İbnü Ümmi Abdin yani Abdullah ibni Mes’ûd, “Evet, ya Resûlallah” deyince, “Lâ havle (nin anlamı): Allah’a isyandan kaçınmak ancak Allah’ın koruması ile, velâ kuvvete (nin anlamı): Allah’a itaat etmek de ancak Allah’ın yardımı iledir” buyurdu. (Menâvî) Günahların kökeni olan öfke, şehvet, onur, benlik, kin, kibir ve ihtiras gibi nefsâni duyguları kontrol altında tutmak, tembelliği, şeytanı aşmak ve işten, güçten kopup, Allah’ın her emrine boyun eğip ibâdetleri düzenli bir şekilde yapmak ve her çeşit günahlardan titizlikle kaçınmak gerçekten çok güç olduğundan, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh çok okuyarak, günah işlemekten Allah’a sığınalım ve ibâdetlerimiz düzenli bir şekilde yapabilmek için de Allah’tan yardım isteyelim. Peygamberimiz (s.a.v.) Ebû Hureyre (r.a)‘ye buyurdu: “Sen, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” deyince, Allah (c. c.): “Kulum bana teslim oldu ve her şeyi bana havale etti” buyurur”.

LOKMAN (A.S.) IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

LOKMAN (A.S.) IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ k Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki biz Lokman’a: Allah’a şükret diyerek hikmet verdik. Kim (Allah’a) şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye layıktır. (Lokman - 12) Bu âyette şükretmesi için Lokman’a hikmet verildiği ve kim şükrederse gerçekte kendisi için şükrettiği, çünkü yararının kendisine ait olduğu, kim de nankörlük ederse, kuşkusuz Allah’ın hiç kimsenin şükrüne, ibâdetine ihtiyacı olmadığı bildiriliyor. Hikmet ne demektir? Dünya hayâtının gerçeğini kavrama, gereksiz yere konuşmama, ilmi ile amel etme ve gerektiği yerde doğru karar verebilme yeteneğine sahip olmaya hikmet ve hikmet sahibine de hâkim denir. Hz. Lokman’ın peygamber mi, evliya mı olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte Allah’ın sâlih bir kulu olduğu kesindir. Çünkü Kur’an’da adı övgü ile anılmaktadır. Hz. Lokman’ın oğluna öğütleri! Yüce Allah buyuruyor: Lokman oğluna öğüt vererek dedi ki:”Ey yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü (Allah’a) ortak koşmak en büyük bir zulümdür. (Lokman - 13) Hz. Lokman öncelikle evrensel simge ve îmanın temel ilkesi olan tevhid (Allah bir) inancı ile başladı ve oğluna: Hiçbir şeyi ilâhlaştırıp Allah’a ortak koşmamasını, çünkü Allah’a ortak koşmanın en büyük bir zulüm ve en büyük bir günah olduğunu vurguladı. Sonra öğütlerine şöyle devam etti. 448 Yüce Allah buyuruyor: Ey yavrucuğum! Kuşkusuz yaptığın iş (sevap-günah) bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kaya içinde ya göklerde ya da yerin derinliklerinde olsa, Allah onu getirir (mîzanına koyar). Çünkü Allah en gizli işleri görüp bilen ve her şeyden haberdar olandır. (Lokman -16) Hz. Lokman tevhid inancına bağlı olarak Yüce Allah’ın her şeyi bildiğine ve gördüğüne açıklık getirmek için oğluna: “Eğer sen hardal tanesi kadar (azıcık) bir sevabı ya da bir günahı kayaların (mağaraların) içinde, göklerde (uzayda) ve yerin derinliklerinde gizlice yapsan da, Allah onu görür, bilir ve mahşere getirip mîzanına koyar” dedi. Yüce Allah buyuruyor: Ey yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükleri engellemeye çalış ve (bu yolda) başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar, yapılması gereken kesin işlerdir. (Lokman - 17) Hz. Lokman îmanın temel ilkesinden sonra dinin direği, îmanın alâmeti ve kişinin dinsel duyarlılığının göstergesi olan namazı, dosdoğru kılmasını ve ardından, Sadece kendini düşünmeyip diğer insanlara da yararlı olması için, “İyiliği emret, kötülükleri engellemeye çalış ve (bu yolda) başına gelenlere sabret” diye, Allah yolunda din için çalışmasını ve bunların yapılması gereken kesin işler (emirler) olduğunu bildirdi. Yüce Allah buyuruyor: İnsanları (küçümseyerek) yüzünü yan çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah böbürlenen ve kendini beğenip övünen kimseleri sevmez. (Lokman - 18) “Ey oğlum! Sakın hiç kimseyi küçük görüp aşağılama. Düşün, seni de onu da yaratan Rabbiniz birdir.” Bu nedenle böbürlenip büyüklük taslayanları ve kendini beğenip övünenleri Allah sevmediği gibi insanlar da sevmez ve zavallıların toplumdaki saygınlıkları gider. Yürüyüşünde doğal ol, sesini de alçalt, kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin anırmasıdır. (Lokman - 18 - 19) Hz. Lokman oğluna, yürüyüşünde doğal olmasını yani ne çok hızlı ve ne de çok yavaş hareket etmeyip yaya trafiğine uymasını, konuşurken de başkalarını rahatsız etmemek için sesinin tonunu alçaltmasını tavsiye ettikten sonra, “Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin anırmasıdır” buyurarak, Gereğinden fazla yüksek sesle konuşmanın ve gürültü yapmanın, merkeplerin anırması gibi çirkin ve sağlık açısından da zararlı olduğunu vurguladı.

LÛT KAVMİ NEDEN HELÂK OLDU? İŞTE EŞCİNSELLİĞİN SONU

LÛT KAVMİ NEDEN HELÂK OLDU? İŞTE EŞCİNSELLİĞİN SONU
Hz. İbrahim Urfa’dan Filistin’e hicret ederken yanında yeğeni Hz. Lût da vardı. Yüce Allah Hz. Lût’a peygamberlik görevi verdi ve onu başkenti Sedom olan bir kavme peygamber olarak gönderdi. Yüce Allah buyuruyor: Ve Lût’u da kavmine peygamber (olarak) gönderdik. (Lût) Kavmine dedi ki: Siz gerçekten en çirkin fuhşiyatı (eşcinselliği) yapıyorsunuz. Sizden önce âlemlerde bir tek kişi bu işi yapmamıştı. (Ankebût - 28) Lût kavmi, eşcinsel (homoseksüel) denilen cinsel sapıklardı. Bu nedenle Hz. Lût öncelikle onları bu konuda uyardı ve dedi ki: “Siz gerçekten en çirkin bir fuhşiyatı (eşcinselliği) yapıyorsunuz. Sizden önce, âlemlerde bir tek kişi bu işi yapmamıştı.” Hz. Lût gece, gündüz yalvarıyor ve onlara öğütler veriyordu ama ne yazık ki sapıklar iyice azmış ve iş çığırından çıkmıştı. Topluma açık yerlerde bile erkekler kendi aralarında sapık ilişkide bulunurken, kadınlar da onları izliyor ve eğlenip gülüşüyorlardı, Hayâ kalkmış ve cinsel sapıklık toplumun bütün kesimlerine yayılmıştı. Canlıların üremesini düzenleyen fıtrat kanunlarına ters düşen bu sapıklık hareketi kuşkusuz devam edemezdi ve Âdetullah’ın gereği azabın gelmesi artık an meselesi idi. Ve azap melekleri geldi Yüce Allah tarafından Lût kavmini helâk etmekle görevlendirilen melekler, genç ve yakışıklı delikanlılar şeklinde Lût kavmine geldiler ve Hz. Lût’a konuk oldular. Konuklarının melek olduğunu bilmeyen Hz. Lût, “Ah! Şimdi kavmim gelip bunları benden ister ve zorla almaya kalkışırlarsa, ne yapabilirim ki” diye düşünürken, Evi kuşatan sapıklar “Gençleri bize ver, aksi halde kapıyı kırarız” diye bağırmaya ve tehditler savurmaya başladılar. Hz. Lût’un yüzü sapsarı oldu, nefesi durdu ve kalbi hızla çarpmaya başladı. Yüce Allah buyuruyor: (Melekler) dediler ki:”Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz, sana el uzatamazlar. Sen gecenin bir bölümünde ailenle birlikte yürü, zevcenin dışında aranızdan kimse geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan (azap), onun da başına gelecek. (Hûd - 81) 450 Hz. Lût konuklarının melek olduğunu öğrenince, “Ooh’!” diye derin bir nefes aldı ve rahatladı. Tam o anda sapıklar da kapıyı kırıp içeri girdiler ama meleklerden biri (Hz. Cebrâil) bir kanadını çıkarıp hafifçe silkince, sapıkların hepsini şehrin dışına fırlattı ve gözlerini kör etti. Lût kavminin helâk olması: Yüce Allah buyuruyor: Güneşin doğuşu anında korkunç bir uğultu onları yakalayıverdi. (Hicr - 73) Son gecelerinde daha da azgınlaşan sapıklar, Hz. Cebrâil’in bağırmasından kaynaklanan korkunç bir uğultu ile yataklarından fırlayıp dışarı kaçıştılar. Korku ile birbirlerine bakışırlarken, şiddetli bir fırtına koptu ve üstlerine taşlar yağmaya başladı. Aşırı derecedeki sıcak taşlardan korunmak için tekrar evlerine kaçtılar ama bu defa da çok şiddetli bir deprem başladı. Ayrıca yerden sıcak sular fışkırmaya ve gökten de sıcak çamur yağmaya başladı. Artık Hz. Lût’un hak peygamber olduğuna inanmış, Yüce Allah’ın kudretini görmüş ve yaptıklarına çok pişman olmuşlardı ama iş işten geçmiş ve onların kıyâmeti kopmuştu. Bu durumda ne kaçacakları bir yerleri kalmıştı ve ne de ölümden başka bir seçenekleri!.. Yüce Allah buyuruyor: Ülkelerinin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine siccil’den taşlar yağdırdık. (Hicr - 74) Yüce Allah’ın emri ile Hz. Cebrâil, Lût kavminin yaşadığı köy ve kasabaların tamamını yerinden koparıp havaya kaldırdı ve ters çevirip yere vurdu. Yüce Allah buyuruyor: Ve Celâlim hakkı için ki, biz ondan (Lût kavminden) akıllı toplumlar için apaçık bir alâmet (Lût Gölünü) bıraktık. Dağları, tepeleri, bağları, bahçeleri ve meşhur Sedom şehri ile birlikte Lût kavminin yaşadığı ülkenin tamamı batmış ve geriye ibret olarak sadece acı ve pis kokulu Lût Gölü kalmıştı

MAHŞER VE MAHKEME-İ KÜBRÂ

MAHŞER VE MAHKEME-İ KÜBR  Haşr kökeninden ism-i mekân olan mahşer, sözlükte toplanma yeri demektir. Hz. İsrâfil'in ikinci defa Sûr'a üflemesi ile yeniden dirilecek olan insanların ve diğer canlıların toplanacağı yere mahşer ve mahşer yerinde Yüce Allah'ın yapacağı yargılamaya mahkeme-i kübrâ denir. Yüce Allah buyuruyor: İnsan başıboş bırakılacağını (sorgulanmayacağını) mı sanıyor? (Kıyâme, 36) Fiziksel açıdan en güzel bir şekilde yaratılan, akıl ile bilinçlendirilen ve ruh ile sonsuzlaştırılan insan, bitki türleri gibi sadece dünya hayatı için yaratılmadığından öldükten sonra yeniden diriltilip kabrinden kaldırılacak ve mahşer yerindeki mahkeme-i kübrâ'da yargılanacaktır. Yüce Allah buyuruyor: İnkârcılar öldükten sonra (yeniden) diriltilmeyecekleri iddiasında bulundular. (Ya Resûlüm!) De ki: Hayır! Rabbime andolsun ki kesinlikle (yeniden) diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınız size haber verilecek, bu da Allah'a göre çok kolaydır. (Teğâbün, 7) İslâm'dan kopup dinsiz ve dengesiz bir yaşamın kurbanı olanlar ve ölümü unutup âhireti yok sayanlar, Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve ölüm meleği Azrâil (a.s.) karşılarına dikilince, tatlı canlarını teslim edip ilkel kefeni giydikleri ve kabir denilen bir çukura gömüldükleri gibi, Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve İsrâfil (a.s.) ikinci defa Sûr'a üfleyince de, yeniden dirilip kabirlerinden kalkacak ve yargılanmak üzere mahşer yerinde toplanacaklar. İşte insanları yeniden diriltip kabirlerinden kaldırmak ve mahşer yerinde toplayıp yargılamak, kuşkusuz Allah'a göre çok kolaydır. Yüce Allah buyuruyor: Sûr'a (tekrar) üfürüldü (ğünde) kabirlerinden fırlayanlar süratle Rablerine (mahşer yerine) doğru gidecekler. (Yâsîn, 51) İsrâfil (a.s.) ikinci defa Sûr'a üfleyince yerler, gökler şiddetle sarsılacak, kabirler alt üst olup içindekileri dışa atacak ve kabirlerinden kalkanlar korku ve panik içinde mahşer yerine giderken, Yüce Allah buyuruyor: “Eyvah bize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? İşte bu, Rahman (olan Allah) ın vaadettiği (gün) dür, peygamberler de doğru söylemiş” derler. (Yâsîn, 52) 452 İsrâfil (a.s.) ın ikinci defa Sûr'a üflemesi ile Yüce Allah'ın vaadettiği âhiret âlemi başlayacak ve ilk peygamber Hz. Âdem'den son peygamber Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin “Vel-ba'sü ba'del mevt-i hakkun” (ölümden sonra yeniden dirilmek haktır) sözü gerçekleşecek. Yüce Allah buyuruyor: O gün Ruh (Cebrâil) ve melekler saf halinde ayakta duracak, sadece Rahman'ın izin verdikleri konuşacak ve onlar da doğru söyleyecek. (Nebe, 38) Mahşer yerine öncelikle insan, hayvan, cin ve şeytan gibi dünyada yaşayan canlılar; sonra diğer gezegenlerde yaşayan canlılar ve ardından Cebrâil (a.s.) ile göklerdeki melekler gelecek ve saf halinde ayakta duracaklar. Dünya yılı ile elli bin yıl kadar sürecek olan mahşer günü, gerçekten çok zorlu bir gün olacak. Kurtla kuzu ve insanla cin bir arada olduğu halde o günün dehşetinden tüm sesler kısılacak, sadece Allah'ın (c.c.) izin verdiği kimseler konuşacak ve onlar da doğru söyleyecek. Sorgulamayı bekleyen günahkârlar mahşer güneşinin altında korku ve pişmanlıktan âdeta ecel terleri dökerken, Yüce Allah buyuracak: Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi huzuruma yine teker teker (çıplak) geldiniz. Size verdiğimiz (malları, mülkleri) de arkanızda (dünyada) bıraktınız. (En'âm, 94) Gece-gündüz demeden hırsla dünyaya sarılanlar, mal, mülk edinmek için zamanla yarışanlar ve işlerin yoğunluğundan namaz kılmaya bile vakit bulamayanlar, o gün gerçekten çok pişman olacak ve kahrından ellerini ısırıp kendini kınayacak. Helâl-haram ayrımı yapmadan hırsla kazandıkları ve dünyada bıraktıkları malları vârisleri arasında dövüş kavga taksim edilirken, kefenleri de kabirde çürüdüğünden, Mahşer yerine annelerinden doğdukları gibi çıplak, teker teker ve yapayalnız gelecekler ve Yüce Allah onlara: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi huzuruma yine teker teker (çıplak) geldiniz” diyecek. Mahkeme-i Kübrâ Yüce Allah buyuruyor: Sûr'a üfürüldüğü zaman, işte o gün çok zorlu bir gün olacak, (özellikle) inkârcılar için hiç de kolay olmayacak. (Müddessir, 8-9-10) İsrâfil (a.s.) ın ikinci defa Sûr'a üflediği yani insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gün gerçekten çok güç olacak, özellikle inkârcılar ve günahkârlar için hiç de kolay olmayacak. 453 Yüce Allah buyuruyor: Ve o gün cehennem (mahşer yerine) getirildi (ğinde) insan (günahlarını) hatırlayacak ama hatırlamanın ne yararı olacak ki! (Fecr, 23) İnsanlar kızgın mahşer güneşinin altında yanarken ve sıcak nefesleri birbirini yakarken, melekler cehennemi mahşer yerine getirecek ve korku doruğa çıkacak. İşte o an herkes dünyada yaptığı günahlarını hatırlayıp çıldırasıya pişman olacak ama tabii ki bir yararı olmayacak. Yüce Allah buyuruyor: O gün zâlim (inkârcılar) ellerini ısırarak “Ah! Keşke peygamberle birlikte bir yol izleseydim” diyecek. (Furkan, 27) Dünyada peygamberden kopup sapıkların peşine takılanlar ve İslâm'a saldıranlar, o gün pişmanlıktan ellerini ısırıp çok ah vah edecekler ama orada pişmanlık yasası geçerli olmadığından bundan yararlanamayacak ve tevbeleri kabul edilmeyecek. Amel defterlerinin dağılması Yüce Allah buyuruyor: İşte kitabı (amel defteri) sağ eline verilen diyecek ki: “Alın, kitabımı okuyun”. (Hakka, 19) Mahşer yerinde gergin bir bekleyişten sonra amel defterleri dağılacak ve sevabı çok olanların defteri sağ eline verilecek. Sınıfını iyi derece ile geçen çocuklar koşuşup yakınlarına karnelerini gösterdikleri gibi amel defterini sağ eline alanlar da “Alın, kitabımı okuyun” diye yakınlarına gösterecek ve mutluluktan yüzleri gülüp gözleri parlayacak. Yüce Allah buyuruyor: Ama kitabı sol eline verilen de diyecek ki: “Ah! Ne olurdu kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim”. (Hakka, 25-26) Amel defteri sol eline verilen günahkârlar da cehenneme atılıp cayır cayır yanmanın dışında başka bir seçenekleri kalmadığını görünce, “Ah! Keşke ölünce çürüyüp toprak olarak kalsaydım da bugünlere ermeseydim. Keşke amel defterim verilmeseydi de günahlarımın hesabını bilmeseydim ve sorguya çekilmeseydim” diye kendini kınayacak. Sevap ve günahların tartılması Yüce Allah buyuruyor: Biz kıyâmet (mahşer) günü için adâlet terazileri koyacağız ki kimseye zerrece haksızlık edilmeyecek. (Yaptıkları sevap ve günah) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getirir (teraziye koyar) ız. (Enbiyâ, 47) 454 Amel defterleri dağıldıktan sonra sevapları ve günahları tartacak (belirleyecek) mânevî teraziler kurulacak ve sorgulama başlayacak. Şeklini ve niteliğini bilemediğimiz mânevî terazilerin sağ kefesine sevaplar ve sol kefesine günahlar konacak. İlâhî adâletin göstergesi olan bu teraziler, bir tek hardal tanesi ağırlığındaki sevap ve günahları çok hassas bir şekilde tarttığı gibi dünyadan daha ağır sevap ve günahları da aynı hassasiyetle tartacak ve kimseye haksızlık edilmeyecek. Sorgulamanın başlaması Sorgulama başlayınca günahkârlar tir tir titreyecek ve pişmanlıktan âdeta ecel terleri dökecek. Sorgulamaya önce îmandan, sonra beş vakit namazdan başlanacak ve akıllı olan her müslüman, erginlik çağından ölünceye kadar kıldığı ya da kılmadığı namazlardan tek tek sorgulanacak. Kıldığı namazların sevabı nur gibi parlak bir şekilde terazinin sağ kefesine, kılmadığı namazların günahı da kapkara ve korkunç bir şekilde terazinin sol kefesine konacak. Dosdoğru ve güzelce kılınan her vakit namazın sevabı hayal edemeyeceğimiz boyutlarda büyük olduğu gibi kılınmayan namazların günahı da aynı boyutlarda olacağından namaz, sevap-günah dengesi üzerinde çok etkili olacak. Bu nedenle beş vakit namazı vaktinde ve düzenli bir şekilde kılanların diğer sorgulamaları hafif ve kılmayanların da diğer sorgulamaları çok güç ve çetin olacak. Namazdan sonra diğer sorgulamalar başlayacak ve sıra kul hakkına gelecek. Haksızlığa uğrayan (mazlum) lar haklarını sevap olarak alacakları ve en yakınlarına bile haklarını helâl etmeyecekleri için üzerinde fazla kul hakkı olanların işi gerçekten çok zor olacak. Yüce Allah buyuruyor: O gün vezin (günah ve sevapların tartılması) haktır. Şu halde kimin mîzan (sevap) ları ağır gelirse, işte onlar felâha (cehennemden kurtulup cennete) kavuşanlardır. Kimin de mîzanları hafif (sevabı az) gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık ettikleri için kendilerine yazık edenler (cehenneme gidecekler) dir. (A'raf, 8-9) Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra arta kalan sevapları mîzanda ağır gelenler yani gelirleri giderlerinden fazla olanlar, birbirlerini kutlayıp coşku ile cennete gidecek. Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra arta kalan sevapları mîzanda hafif gelenler yani gelirleri giderlerini karşılamayanlar da kendilerini kınayarak gözyaşları ile cehenneme gidecek ve günahlarından arınıncaya kadar orada yanacaklar. 455 Hayvanlar da hakkını alacak mı? İlâhî adâletin gereği hayvanlar da hem birbirlerinden hem de insanlardan haklarını alacaklar. Ancak onlar insanlar gibi sevap olarak değil, kısas şeklinde yani misli ile haklarını alacaklar. Onları sadece kısas için yeniden diriltip mahşer yerinde toplayan Allah (c.c.), haksızlığa uğrayan hayvanlara gereken güç ve yetenekleri verdikten sonra, “Haydi hakkınızı alın” diye izin verecek. Dünyada haksızlığa uğrayan hayvanlar, kendilerine haksızlık eden insan ve hayvanları altlarına alıp tatmin oluncaya kadar ezecek, ısıracak, çiğneyecek ve sonra Yüce Allah hayvanların hepsine, “Kûnî türâbâ” (toprak olun) buyuracak. Hayvanların hepsinin bir anda toprak olduğunu ve azaptan kurtulduğunu gören, Kâfir, “Ah! Ne olurdu ben de toprak olsaydım” diyecek. (Nebe, 40)