pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 A DAN Z YE İSLAMİ BİLGİLER: VE

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2023 Cuma

KALP VE GÖNÜL HER ÇOCUK MÜSLÜMAN OLARAK DOĞAR


KALP VE GÖNÜL HER ÇOCUK MÜSLÜMAN OLARAK DOĞAR
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İyi bilin ki, bedende küçük bir et parçası vardır. Eğer o et parçası iyi olursa, bütün beden iyi olur. Eğer o kötü olursa, bütün beden kötü olur. İşte o kalpdir. (Buhârî - Müslim - Ebû Dâvûd - Tirmizî)
Göğüs boşluğunda ve sol memenin iki parmak altında çam kozalağı şeklinde bir et parçası vardır ki, ona kalp denir. Bedenin motoru olan kalp, kanda erimiş potasyum atomunun elektronları ile çalışır ve kanın hareketi doğrultusunda kasılarak dolaşım sistemini yönlendirir. İnsanın bedensel hayâtı kalp denilen bu et parçasının sağlıklı ve düzenli çalışmasına bağlıdır. Aksi halde kalp durunca bütün hayâti fonksiyonlar da durur ve insan ölür. İç yapısı ve boyutları farklı olmakla birlikte hayvanlarda da kalp denilen bir et parçası vardır ve onların hayâtı da kalplerinin sağlıklı ve düzenli bir şekilde çalışmasına bağlıdır. Ancak madde ve madde ötesi âlemlerin odak noktası olan insanda bu et parçasının dışında kalb-i hakikî (gerçek kalp) denilen madde ötesi nûranî bir kalp daha vardır ki, ona gönül denir. İşte gönül denilen bu mânevî kalp iyi olduğu zaman, insan da iyi olur, Allah’a yönelir, günahlardan kaçınır ve ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapar. Eğer gönlün mânevî doğası bozulup fitne, fesat yuvasına dönüşürse ve şeytan dürtülerinin hedef noktası haline gelirse, İnsanın da mânevî doğası bozulur, Allah’ı unutur, günahlara dalar ve ibâdetlerden kopar. Gönül ve insan Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
HADİS: Allah sizin bedeninize ve şeklinize değil, (mânevî) kalplerinize bakar. (Müslim - İbni Mâce)
Kuşkusuz Allah insanların et parçasından oluşan kalplerinin kasılmasına ya da kanı pompalamasına değil, mânevî kalpleri olan gönüllerindeki îman, ihlâs ve niyetlerine bakar. İnsanların mânevî kimliği gönüldür. Çünkü Allah’a inanan ve emirlerine boyun eğen gerçekte gönül olduğu gibi, inkâr edip isyan eden ve emirlerine karşı baş kaldıran da gönüldür. İnsanların madde ötesi âlemlerle iletişimini sağlayan da gönüldür. Bu nedenle Yüce Allah insanların bedenlerine değil gönüllerine baktığı gibi keşfi açık olan evliyalarda insanların gönlüne bakar ve kimin gerçek mü’min ya da inkârcı olduğunu gönüllerindeki nur ve zulmetten anlar. Ne yazık ki en tehlikeli düşmanımız olan şeytan da insanların kaşına, gözüne değil sadece gönlüne bakar ve olumsuz vesveseler verip gönlünü karartmaya ve hak yoldan saptırmaya çalışır.
HADİS: Ebû Hureyre radıyallahü anhü diyor ki: Peygamberimiz (s.a.v.) göğsüne işaret ederek üç defa, “Takvâ buradadır, takvâ buradadır, takvâ buradadır” buyurdu. (Müslim - Tirmizî)
Gerçek îman ve takvâlık (Allah korkusu) gönülde olduğundan, insanların Allah katındaki değeri gönüllerindeki takvâlık ile orantılıdır ve Allah’a en yakın olanlar, en fazla takvâ olanlardır. Gönlün doğasını koruma
HADİS: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra, annesi-babası onu yahudi, hıristiyan ya da putperest yapar. (Taberânî - Ebû Ya’lâ)
İslâm fıtratı üzere doğan insanların hepsi doğuştan günahsızdır ve gönülleri nur gibi parlak ve tertemizdir. İşte gönlün bu doğasını koruyarak yaşayanlar ve âhiret âlemine îmanla göçenler, o güzelim cennete kavuşur ve orada ebedî (sürekli) mutlu olurlar. Ya gönlün doğasını bozanlar? Yüce Allah buyuruyor:
AYET:Hayır! Aksine yaptıkları günahlarından dolayı kalpleri kararmıştır. (Mutaffifîn - 14) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
HADİS: İnsan bir günah işlediği zaman gönlünde siyah bir nokta oluşur. Eğer derhal tevbe ve istiğfar edip o günahı terk ederse, gönlü yine nurlanır. (Eğer) günaha devam ederse, siyah noktalar çoğala çoğala gönlünün tamamını kaplar. İşte bu siyah noktalar Allahü Teâlâ’nın: “Hayır! Aksine yaptıkları günahlarından dolayı kalpleri kararmıştır” buyurduğu siyah noktalardır. (Nesâî - Tirmizî) Meleklerin ilhamı ile şeytanların dürtüleri arasında bocalayan gönül, doğasını koruduğu sürece meleklere yaklaşır, onların ilhamından feyizler alır ve şeytanlardan uzaklaşır. Doğası bozulan gönüller de şeytanlara yaklaşır, onların dürtüleri ile daha da kararır ve meleklerden uzaklaşır. Meleklerle uyum sağlayan ve onların ilhamından feyiz alan gönüller dünyada her çeşit sıkıntı ve gönül darlığından kurtulup ruhsal huzura kavuşur ve âhiret âleminde de o güzelim cennette ebedî mutlu olurlar. Şeytanlarla uyum sağlayan ve onların dürtüleri ile daha da kararan gönüller de, dünya da stres, sıkıntı derken ruhsal bunalıma sürüklenir ve âhirette de o korkunç cehenneme atılırlar. İster hayır ve ister şer olsun gönül bir şeyi benimseyince hiç kimseyi dinlemez, akla danışmaz ve geleceğini de düşünmez. Padişahın biricik kızı çadırda yaşayan bir çingeneye aşık olunca ve ondan başkasıyla evlenmem diye diretince, atalarımız, “Gönül ferman dinlemez” demişler. Melekle şeytan arasında bocalayan gönül, padişah fermanını dinlemediği gibi İlâhi emirleri de dinlemez ve her çeşit sapık görüşleri de benimseyebilir. Bu nedenle hiç kimse gönlüm temiz diye kendine güvenmemeli, her zaman Allah’a sığınmalı ve aşağıdaki âyet-i kerîmeyi çok okumalıdır.
AYET: “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra gönüllerimizi (haktan) saptırma! Bize yüce katından rahmet bağışla. Çünkü sen bağışı çok bol olansın. (Âl-i İmrân - 8)
Ayrıca Peygamberimizin çok sık okuduğu aşağıdaki duaları da okuyalım.
HADİS: “Allahım! Îmanı bize sevdir ve gönüllerimizi îmanla süsle (nurlandır). Kâfirliği, günah işlemeyi ve isyanı bize çirkin göster (nefret ettir) ve bizi doğru yolu bulanlardan kıl.” (Ahmed İbni Hanbel)
HADİS: “Ey gönülleri dilediği gibi yönlendiren Allahım! Gönlümüzü sana itaate yönelt.” (Müslim - Ahmed İbni Hanbel)
HADİS: “Ey gönülleri dilediği gibi çeviren Allahım! Gönlümü senin (hak) dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî - Ahmed İbni Hanbel)

KİN VE KISKANÇLIK


KİN VE KISKANÇLIK
k Yüce Allah buyuruyor: Şeytan içki ve kumarla aranıza ancak düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Mâide - 91) Kökeni Kur’an’a ve sünnete dayanan her şey iyidir, yararlıdır ve sonu mutlaka hayırlıdır. Kökeni şeytana dayanan şeyler de kötüdür, zararlıdır ve sonu mutlaka şerdir. İşte içki, kumar gibi kin ve kıskançlığın kökeni de şeytana dayandığından, hepsi kötüdür, din ve sağlık açısından zararlıdır ve hepsinin sonu şer yani cehennemdir. Şeytan neden insanlara kötülüğü emrediyor? Yüce Allah’ın “Âdem’e secde (saygı) yapın” emrine meleklerin hepsi itaat ettiği halde, İblis: Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten (ısı enerjisinden), onu (Âdem’i) çamurdan yarattın dedi. (Sâd - 76) “Ben ondan hayırlıyım” diye büyüklük taslayan ve Hz. Âdem’i kıskandığı için secde yapmayan iblis, Allah tarafından lânetlenip cennetten kovulunca, Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni (lânetleyip) azgın bırakmana karşılık ben de onlara (insanlara) yeryüzünde (günahları) süsleyip hoş göstereceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hâriç. (Hicr - 39 - 40) Şeytan, kıskaçlığından dolayı Hz. Âdem’e secde (saygı) yapmadığı için lânetlenip cennetten kovulunca, “İhlâslı kulların hâriç, onların hepsini mutlaka azdıracağım” diye intikam yemini etti ve ne yazık ki bu yeminine bağlı da kaldı. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kalbinde zerre kadar (azıcık) kibir olan kimse cennete giremez. (Müslim - Tirmizî - Ebû Dâvûd) Kin ve kıskançlığın kökeni, kibirlenmek ve büyüklük taslamaktır. Şeytan kibirlenip büyüklük tasladığı için lânetlenip cennetten kovulduğu gibi, kalbinde zerre kadar kibir olanlar da, tevbe edip günahlarından arınmadan cennete giremezler. 425 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kıskançlıktan çok sakının. Çünkü kıskançlık, ateşin odunu yediği (yakıp bitirdiği) gibi kıskançlık da sevapları yer (bitirir). (Ebû Dâvûd - İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mü’min gıpta eder, münâfık haset eder. (İbni Ebiddünya) Mü’min din kardeşine gıpta eder. Yani “Ah! Keşke bende onun gibi olabilsem” diye özenir. Münafık ise kıskanır, çekemez ve hasetlik eder. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Aranızda ilişkiyi kesmeyin, birbirinize sırt dönmeyin, birbirinize kin tutmayın ve birbirinize kıskançlık etmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. (Müslim) Bölünüp kollara ayrılan akarsular gücünü yitirdiği gibi, bölünüp kollara (gruplara) ayrılan müslümanlar da güçlerini yitirir ve din düşmanlarının baskılarına boyun eğme zorunluluğunda kalırlar. Müslümanların bölünmeden birlik ve beraberlik içinde dinlerini özgürce yaşayabilmeleri için, sevgili Peygamberimiz bu hadis-i şerîfinde bize beş tavsiyede bulunuyor. 1- Aranızda ilişkiyi kesmeyin: Müslümanlar aralarında cemaat ayırımı yapmadan birbiriyle görüşmeli, yolda karşılaştıkları zaman selâm verip hal hatır sormalı, hastaları ziyaret etmeli ve câmilere, cemaate gidip aynı safta, yan yana ve omuz omuza namaz kılmalıdır. 2- Birbirinize sırt dönmeyin: Müslümanlar karşılaştıkları yerlerde birbirlerini görmemek ya da görmemezlikten gelmek için sırt çevirip arkalarını dönmemeli, aksine az da olsa ayaküstü sohbet edip birbirinin gönlünü almalıdır. 3- Birbirinize kin tutmayın: Nefs-i emmâreden kaynaklanan ve şeytânî bir sıfat olan kin, gerçekte gizli ve sinsi bir düşmanlık olduğundan, İslâm’da şiddetle yasaklanmış ve haram kılınmıştır. İslâm’ın genel felsefesi, müslümanların birbirine düşman değil dost olmaları, birbirlerini sevmeleri ve düşmana karşı tek yürek, tek yumruk olmalarıdır. 4- Birbirinize kıskançlık etmeyin: Gıptanın (özenmenin) karşıtı olan kıskaçlık da, kin gibi nefs-i emmâreden kaynaklanan şeytani bir sıfat olduğu için yasaklanmış ve haram kılınmıştır. 5- Ey Allah’ın kulları, kardeş olun: Irkı, rengi ve dili ne olursa olsun bütün müslümanları birbiriyle kardeş yapan Allah olduğundan, bu kardeşli- 426 ği korumak hepimizin görevidir. Aksi halde kin, kibir, kıskançlık, düşmanlık ve bölücülük gibi tehlikeli akımlar ortaya çıkar ve İslâm birliği bozulur. Allah korusun! İslâm birliği bozulursa, müslümanlar din düşmanlarının baskıcı rejimi altında yaşama zorunluluğunda kalır ve çalıştıkları yerlerde Yüce Allah’ın namaz ve tesettür gibi en kesin emirlerini bile uygulayamazlar.

KORKU VE ÜMİT

KORKU VE ÜMİT
k Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Kullarıma haber ver, kuşkusuz ben çok bağışlayıcı, çok merhametliyim. Ve azabım da kuşkusuz çok acıklı bir azaptır. (Hicr - 49 - 50) Yüce Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametli olmakla birlikte, adâletinin gereği azabı da çok acıklı ve çok şiddetli olduğundan, hiç kimse Allah merhametlidir, af eder diye günah işlemesin ve azabı çok acıklı ve çok şiddetlidir diye ümitsizliğe de kapılıp karamsar olmasın. İşte “Ehl-i sünnet” inancının temel ilkesi budur. “Beyne’l-havf ve’rrecâ” Yani korku ile ümit arasında olmak! Peygamberler hâriç, hiç kimse dünya hayâtının nasıl noktalanacağını ve âhiret âlemine nasıl gideceğini bilemez. Çünkü kâfir olarak doğduğu halde mü’min olarak ölenler çok olduğu gibi, mü’min olarak doğduğu halde (Allah korusun!) kâfir olarak ölenler de çoktur. Bu nedenle hacılık, hocalık ve ibâdetlerin çokluğu güvence nedeni olamaz. Günahların çokluğu da Allah’ın rahmetinden ümit kesme nedeni olamaz. Mânevî açıdan en üst derecede olan evliyalar bile korku ile ümidin dışına çıkamaz, çünkü onlar da dünyalarının nasıl noktalanacağını bilemez. Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) De ki: Ey nefislerine uyup da (günahta) haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar. Kuşkusuz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Zümer - 53) Yüce Allah “rahmetimden ümit kesmeyin” buyurduğu için en büyük günahlardan biri de, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve “beni af etmez” diye karamsar olup tevbeyi terk etmektir. Yüce Allah nefislerine uyup günah işlemede haddi aşanlara bile “kullarım!” Dediğine göre, ümidimizi yitirmeyelim ama günahlara da devam etmeyelim. Hemen tevbe edip secdeye kapanalım ve O güzel Allah’a kulluk edelim. Unutmayalım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmek haram olduğu gibi,”korku-ümit” dengesini bozmak ve günahlara devam edip ibâdetleri terk etmek de haramdır. 431 Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Allahtan korkun (günahlardan sakının) ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah‘tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızı ayrıntılarıyla bilir. (Haşr - 18) Atalarımız “Bugün bana ise, yarın da sana” demişler. Hiç kuşkusuz ölüm meleği Azrâil bir gün bizim kapımızı da çalacak ve tatlı canımızı alacak. Sonra kefeni giyip ve tabuta binip mezar denilen yeraltındaki daracık ve karanlık bir yere gömüleceğiz. Bu nedenle hepimiz Allah’tan korkup günahlardan sakınalım ve yarına (mezara) ne hazırladığımıza bakalım. Dünya hayâtı geçici olduğuna ve hiç kimsenin hayat sigortası olmadığına göre, gün gelecek biz de kefen denilen ilkel giysiyi giyeceğiz, tabut denilen ilkel araca bineceğiz ve mezar denilen yeraltındaki daracık ve karanlık bir çukura gömüleceğiz. Ölümü hatırlayınca paniğe kapılıp sakın “korku-ümit” dengesini bozmayalım ama o daracık karanlık mezara ne hazırladığımıza bakmayı da ihmal etmeyelim. Yüce Allah buyuruyor: Bizim âyetlerimize ancak kendilerine öğüt verildiği zaman büyüklük taslamadan secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler îman eder. (Onlar namaz için) yataklarından kalkarlar, korku ve ümitle Rablerine yalvarırlar. (Secde - 15 - 16) Öğüt verildiği zaman “Ben de biliyorum” diye büyüklük taslamayanlar, secdeye kapanıp namaz kılanlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve geceleri namaz kılmak için tatlı uykularını terk edip yataklarından fırlayanlar “korku ve ümitle” Rablerine yalvarırken, Bizler de “Ben de biliyorum” diye büyüklük taslamadan gerçek âlimlerin ve din kardeşlerimizin öğütlerini dinleyelim, her çeşit günahlardan kaçınalım, ibâdetlerimizi düzenli bir şekilde yapalım ve güzel Rabbimize korku ve ümitle yalvaralım…

15 Haziran 2023 Perşembe

KUMAR VE ŞANS OYUNLARI

KUMAR VE ŞANS OYUNLARI
k Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar ve fal okları (şans oyunları) şeytan işi pis şeylerdir; bunlardan kaçının ki felâha kavuşasınız. Şeytan içki ve kumarla aranıza ancak düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Mâide - 90 - 91) Bu âyet-i kerîmede, alkollü içkilerin, kumarın, önünde saygı duruşu yapılan dikili taşların (heykellerin) ve her çeşit şans oyunlarının pis, murdar şeyler olduğu bildiriliyor ve ancak bunlardan kaçınanların felâha kavuşacağı haber veriliyor. Felâh ne demektir? Cehennemden kurtulup ve Sırat Köprüsü’nü geçip o güzelim cennete kavuşmaya felâh denir. Bizler de felâha kavuşmak için, şeytan işi pis ve murdar (iğrenç) şeyler olan alkollü içkilerden, kumardan, heykellerin önünde saygı duruşu yapmaktan ve her çeşit şans oyunlarından kaçınalım. Eğer bu tür pis ve murdar işleri yapmışsak, ölüm meleği Hz. Azrâil yakamıza yapışmadan önce ihlâsla tevbe edelim ve güzel Mevlâmıza dönelim. Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Karşılıklı rızaya (anlaşmaya) bağlı ticaretin (ya da emeğin) dışında mallarınızı aranızda bâtıl (gayr-i meşru) yollarla yemeyin ve kendinizi (helâk edip) öldürmeyin. Kuşkusuz Allah size karşı çok merhametlidir. (Nisâ - 29) 435 Bazı hayvan türleri bile koloni ya da sürüler halinde yaşarken, fıtraten medeni yaratılan insan toplumdan kopuk tek başına yaşayamaz. Bu nedenle herkesin yeteneğine göre ticaret, tarım, sanat ve el emeği gibi meşru bir şekilde toplumsal düzene katkıda bulunması zorunludur. Bu tür meşru işlerin dışında kumar, fâiz, rüşvet, gasp, hırsızlık ve dolandırıcılık gibi gayr-i meşru yollarla insanları sömürmeye kalkışmak ekonomik dengeleri bozduğu ve insanların arasına fitne, fesat tohumları saçtığı için, Yüce Allah tarafından yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Kazanma hırsı ile kaybetme korkusu arasında stres ve gerilim içinde kumar oynayanlar, kaybedince aşağılık kompleksine kapılıp kazananlara karşı kin, haset ve düşman gözüyle bakarken, Kazananlar da böbürlenip ve şansları ile övünüp, kaybedenlere saf ve aptal gözüyle bakarlar. Ancak fâiz bataklığına saplananlar, eninde sonunda bir gün o bataklıkta boğuldukları gibi, kumar bataklığına saplananlar ve kazandıkları zaman böbürlenip sevinenler de, eninde sonunda bir gün o kumar bataklığında boğulur ve onlara da mutlaka saf ve aptal gözüyle bakanlar olur. Kumar bağımlılığı, maddi açıdan alkol bağımlılığından daha tehlikelidir. Çünkü kumar bağımlıları hiç gözlerini kırpmadan bir gecede bütün servetlerini kaybedebilir ve sonra ruhsal bunalıma girip intihar bile edebilirler. Allah’ı anmaya, İlâhi emirleri uygulamaya ve namaz kılmaya engel olan kumar, insanın dünyasını kararttığı gibi âhiretini de karartır ve insan tevbesiz ölürse yeri cehennem olur. Milli piyango dâhil, sportif faaliyetler ve at yarışları ile ilgili her çeşit şans ve talih oyunları kumar olduğu gibi, iki kişi ya da iki grup arasında yapılan her çeşit şans, tâlih ve tahmine dayanan yarışmalarda kumar kapsamındadır.

KUR’AN VE SÜNNET

KUR’AN VE SÜNNET
k Kur’an Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’e verdiği son İlâhi kitaba Kur’an denir. Peygamberlere verilen İlâhi kitapların her biri (orijinalleri), o dinin temel ilkelerinin kaynağı ve anayasası olduğu gibi, Kur’an da İslâm Dininin temel ilkelerinin kaynağı ve anayasasıdır. Son İlâhi kitab olduğu için Allah’ın kesin koruması altında olan, orijinal aslını aynen koruyan ve kıyâmete kadar yürürlükte kalacak olan Kur’an, gerçekte bütün insanları kapsayan evrensel anayasadır. Bu nedenle ırkı, rengi ve dili ne olursa olsun, bütün insanlar Kur’an’a îman etmek ve içinde ki İlâhi emirleri uygulamakla yükümlüdür. Sünnet Hz. Muhammed’in 23 yıllık peygamberlik dönemindeki söz, fiil (uygulama) ve takrirlerine (onaylarına) sünnet denir. İnsanların yazdığı anayasalar, kanunlar, kurallar ve tıp, fizik gibi bilimsel kitaplar bile hocasız, eğitimsiz ve yorumsuz tam anlaşılamadığı ve uygulanamadığı gibi, İlâhi kitab olan Kur’an da, hocasız, eğitimsiz ve yorumsuz tam anlaşılamayacağı ve uygulanamayacağı için, Yüce Allah Hz. Muhammed’i peygamber olarak göndermiş ve Kur’an’daki İlâhi emirleri açıklama, yorumlama, uygulama ve sahabelerini eğitme yetkisini ona vermiştir. Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları (günahlardan) temizleyen (eğiten), kitab’ı (hükümlerini) ve hikmeti 440 (uygulamayı) öğreten bir peygamber göndermekle, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulundu. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân - 164) Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılamaz ve Kur’an sünnetsiz yaşanamaz. Bu nedenle sapık inanç sistemlerinden, yanlış anlamalardan, yanlış uygulamalardan ve bid’atlardan korunabilmemiz için tek alternatifimiz, Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılmak ve yaşantımızı bunlara göre düzenlemektir. Yüce Allah buyuruyor: Peygamber size ne verdiyse (emrettiyse) onu alın (uygulayın), size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın azabı çetindir. (Haşr - 7) Peygambere itaat etmek Yüce Allah’ın kesin emri olduğundan, Kur’an’a, sünnete sımsıkı sarılalım ve Kur’an’ı Peygamberimizin emir ve işaretleri doğrultusunda yaşayalım. Yüce Allah buyuruyor: Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine (mânevî) nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle (evliyalarla) beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaşlardır. (Nisâ - 69) Sonsuzluk âlemi olan cennette Yüce Allah’ın “Onlar ne güzel arkadaşlardır” diye övdüğü peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle (evliyalarla) birlikte olmak ve onların ruhsal feyizlerinden yararlanıp doyasıya sohbet etmek için, Yüce Allah’a ve Peygamberimize itaat edelim, Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılalım. Kur’an müslümanlığı Hindistan’da ortaya çıkan “Kur’an müslümanlığı” adı altındaki sapıklık hareketi, ne yazık ki bazı akademisyenler tarafından ülkemizde de gündeme taşınmaya çalışılmaktadır. Bunlar Allah’ın Resûlünü dışlayarak ve Allah’ın Resûlünden duyduklarını, gördüklerini bizlere aktaran sahabeleri yok sayarak ve müctehidleri küçümseyerek, kafalarına göre yeni bir inanç sistemi oluşturmaya çalışmaktadırlar. Yüz binlerce hadîs-i şerîfi sened ve metinleri ile birlikte ezbere bilen İmâm-ı Tirmizî gibi hadis imamları, Kur’an’ın her kelimesini didik didik araştıran Fahreddîn-i Râzî gibi tefsir imamları ve İmâm-ı Rabbânî gibi müceddidler, 441 İmâm-ı Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel gibi müctehidlerden birine tabi olurken ve onların ictihadları doğrultusunda dîni yükümlülüklerini yerine getirirken, kişisel ve aile yaşantıları ile İslâm’a ters düşenlerin ve kendilerini dev aynasında gören art niyetlilerin şerrinden Yüce Rabbim bütün din kardeşlerimi korusun!..

MAHŞER VE MAHKEME-İ KÜBRÂ

MAHŞER VE MAHKEME-İ KÜBR  Haşr kökeninden ism-i mekân olan mahşer, sözlükte toplanma yeri demektir. Hz. İsrâfil'in ikinci defa Sûr'a üflemesi ile yeniden dirilecek olan insanların ve diğer canlıların toplanacağı yere mahşer ve mahşer yerinde Yüce Allah'ın yapacağı yargılamaya mahkeme-i kübrâ denir. Yüce Allah buyuruyor: İnsan başıboş bırakılacağını (sorgulanmayacağını) mı sanıyor? (Kıyâme, 36) Fiziksel açıdan en güzel bir şekilde yaratılan, akıl ile bilinçlendirilen ve ruh ile sonsuzlaştırılan insan, bitki türleri gibi sadece dünya hayatı için yaratılmadığından öldükten sonra yeniden diriltilip kabrinden kaldırılacak ve mahşer yerindeki mahkeme-i kübrâ'da yargılanacaktır. Yüce Allah buyuruyor: İnkârcılar öldükten sonra (yeniden) diriltilmeyecekleri iddiasında bulundular. (Ya Resûlüm!) De ki: Hayır! Rabbime andolsun ki kesinlikle (yeniden) diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınız size haber verilecek, bu da Allah'a göre çok kolaydır. (Teğâbün, 7) İslâm'dan kopup dinsiz ve dengesiz bir yaşamın kurbanı olanlar ve ölümü unutup âhireti yok sayanlar, Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve ölüm meleği Azrâil (a.s.) karşılarına dikilince, tatlı canlarını teslim edip ilkel kefeni giydikleri ve kabir denilen bir çukura gömüldükleri gibi, Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve İsrâfil (a.s.) ikinci defa Sûr'a üfleyince de, yeniden dirilip kabirlerinden kalkacak ve yargılanmak üzere mahşer yerinde toplanacaklar. İşte insanları yeniden diriltip kabirlerinden kaldırmak ve mahşer yerinde toplayıp yargılamak, kuşkusuz Allah'a göre çok kolaydır. Yüce Allah buyuruyor: Sûr'a (tekrar) üfürüldü (ğünde) kabirlerinden fırlayanlar süratle Rablerine (mahşer yerine) doğru gidecekler. (Yâsîn, 51) İsrâfil (a.s.) ikinci defa Sûr'a üfleyince yerler, gökler şiddetle sarsılacak, kabirler alt üst olup içindekileri dışa atacak ve kabirlerinden kalkanlar korku ve panik içinde mahşer yerine giderken, Yüce Allah buyuruyor: “Eyvah bize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? İşte bu, Rahman (olan Allah) ın vaadettiği (gün) dür, peygamberler de doğru söylemiş” derler. (Yâsîn, 52) 452 İsrâfil (a.s.) ın ikinci defa Sûr'a üflemesi ile Yüce Allah'ın vaadettiği âhiret âlemi başlayacak ve ilk peygamber Hz. Âdem'den son peygamber Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin “Vel-ba'sü ba'del mevt-i hakkun” (ölümden sonra yeniden dirilmek haktır) sözü gerçekleşecek. Yüce Allah buyuruyor: O gün Ruh (Cebrâil) ve melekler saf halinde ayakta duracak, sadece Rahman'ın izin verdikleri konuşacak ve onlar da doğru söyleyecek. (Nebe, 38) Mahşer yerine öncelikle insan, hayvan, cin ve şeytan gibi dünyada yaşayan canlılar; sonra diğer gezegenlerde yaşayan canlılar ve ardından Cebrâil (a.s.) ile göklerdeki melekler gelecek ve saf halinde ayakta duracaklar. Dünya yılı ile elli bin yıl kadar sürecek olan mahşer günü, gerçekten çok zorlu bir gün olacak. Kurtla kuzu ve insanla cin bir arada olduğu halde o günün dehşetinden tüm sesler kısılacak, sadece Allah'ın (c.c.) izin verdiği kimseler konuşacak ve onlar da doğru söyleyecek. Sorgulamayı bekleyen günahkârlar mahşer güneşinin altında korku ve pişmanlıktan âdeta ecel terleri dökerken, Yüce Allah buyuracak: Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi huzuruma yine teker teker (çıplak) geldiniz. Size verdiğimiz (malları, mülkleri) de arkanızda (dünyada) bıraktınız. (En'âm, 94) Gece-gündüz demeden hırsla dünyaya sarılanlar, mal, mülk edinmek için zamanla yarışanlar ve işlerin yoğunluğundan namaz kılmaya bile vakit bulamayanlar, o gün gerçekten çok pişman olacak ve kahrından ellerini ısırıp kendini kınayacak. Helâl-haram ayrımı yapmadan hırsla kazandıkları ve dünyada bıraktıkları malları vârisleri arasında dövüş kavga taksim edilirken, kefenleri de kabirde çürüdüğünden, Mahşer yerine annelerinden doğdukları gibi çıplak, teker teker ve yapayalnız gelecekler ve Yüce Allah onlara: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi huzuruma yine teker teker (çıplak) geldiniz” diyecek. Mahkeme-i Kübrâ Yüce Allah buyuruyor: Sûr'a üfürüldüğü zaman, işte o gün çok zorlu bir gün olacak, (özellikle) inkârcılar için hiç de kolay olmayacak. (Müddessir, 8-9-10) İsrâfil (a.s.) ın ikinci defa Sûr'a üflediği yani insanların yeniden dirilip kabirlerinden kalktığı gün gerçekten çok güç olacak, özellikle inkârcılar ve günahkârlar için hiç de kolay olmayacak. 453 Yüce Allah buyuruyor: Ve o gün cehennem (mahşer yerine) getirildi (ğinde) insan (günahlarını) hatırlayacak ama hatırlamanın ne yararı olacak ki! (Fecr, 23) İnsanlar kızgın mahşer güneşinin altında yanarken ve sıcak nefesleri birbirini yakarken, melekler cehennemi mahşer yerine getirecek ve korku doruğa çıkacak. İşte o an herkes dünyada yaptığı günahlarını hatırlayıp çıldırasıya pişman olacak ama tabii ki bir yararı olmayacak. Yüce Allah buyuruyor: O gün zâlim (inkârcılar) ellerini ısırarak “Ah! Keşke peygamberle birlikte bir yol izleseydim” diyecek. (Furkan, 27) Dünyada peygamberden kopup sapıkların peşine takılanlar ve İslâm'a saldıranlar, o gün pişmanlıktan ellerini ısırıp çok ah vah edecekler ama orada pişmanlık yasası geçerli olmadığından bundan yararlanamayacak ve tevbeleri kabul edilmeyecek. Amel defterlerinin dağılması Yüce Allah buyuruyor: İşte kitabı (amel defteri) sağ eline verilen diyecek ki: “Alın, kitabımı okuyun”. (Hakka, 19) Mahşer yerinde gergin bir bekleyişten sonra amel defterleri dağılacak ve sevabı çok olanların defteri sağ eline verilecek. Sınıfını iyi derece ile geçen çocuklar koşuşup yakınlarına karnelerini gösterdikleri gibi amel defterini sağ eline alanlar da “Alın, kitabımı okuyun” diye yakınlarına gösterecek ve mutluluktan yüzleri gülüp gözleri parlayacak. Yüce Allah buyuruyor: Ama kitabı sol eline verilen de diyecek ki: “Ah! Ne olurdu kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim”. (Hakka, 25-26) Amel defteri sol eline verilen günahkârlar da cehenneme atılıp cayır cayır yanmanın dışında başka bir seçenekleri kalmadığını görünce, “Ah! Keşke ölünce çürüyüp toprak olarak kalsaydım da bugünlere ermeseydim. Keşke amel defterim verilmeseydi de günahlarımın hesabını bilmeseydim ve sorguya çekilmeseydim” diye kendini kınayacak. Sevap ve günahların tartılması Yüce Allah buyuruyor: Biz kıyâmet (mahşer) günü için adâlet terazileri koyacağız ki kimseye zerrece haksızlık edilmeyecek. (Yaptıkları sevap ve günah) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getirir (teraziye koyar) ız. (Enbiyâ, 47) 454 Amel defterleri dağıldıktan sonra sevapları ve günahları tartacak (belirleyecek) mânevî teraziler kurulacak ve sorgulama başlayacak. Şeklini ve niteliğini bilemediğimiz mânevî terazilerin sağ kefesine sevaplar ve sol kefesine günahlar konacak. İlâhî adâletin göstergesi olan bu teraziler, bir tek hardal tanesi ağırlığındaki sevap ve günahları çok hassas bir şekilde tarttığı gibi dünyadan daha ağır sevap ve günahları da aynı hassasiyetle tartacak ve kimseye haksızlık edilmeyecek. Sorgulamanın başlaması Sorgulama başlayınca günahkârlar tir tir titreyecek ve pişmanlıktan âdeta ecel terleri dökecek. Sorgulamaya önce îmandan, sonra beş vakit namazdan başlanacak ve akıllı olan her müslüman, erginlik çağından ölünceye kadar kıldığı ya da kılmadığı namazlardan tek tek sorgulanacak. Kıldığı namazların sevabı nur gibi parlak bir şekilde terazinin sağ kefesine, kılmadığı namazların günahı da kapkara ve korkunç bir şekilde terazinin sol kefesine konacak. Dosdoğru ve güzelce kılınan her vakit namazın sevabı hayal edemeyeceğimiz boyutlarda büyük olduğu gibi kılınmayan namazların günahı da aynı boyutlarda olacağından namaz, sevap-günah dengesi üzerinde çok etkili olacak. Bu nedenle beş vakit namazı vaktinde ve düzenli bir şekilde kılanların diğer sorgulamaları hafif ve kılmayanların da diğer sorgulamaları çok güç ve çetin olacak. Namazdan sonra diğer sorgulamalar başlayacak ve sıra kul hakkına gelecek. Haksızlığa uğrayan (mazlum) lar haklarını sevap olarak alacakları ve en yakınlarına bile haklarını helâl etmeyecekleri için üzerinde fazla kul hakkı olanların işi gerçekten çok zor olacak. Yüce Allah buyuruyor: O gün vezin (günah ve sevapların tartılması) haktır. Şu halde kimin mîzan (sevap) ları ağır gelirse, işte onlar felâha (cehennemden kurtulup cennete) kavuşanlardır. Kimin de mîzanları hafif (sevabı az) gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık ettikleri için kendilerine yazık edenler (cehenneme gidecekler) dir. (A'raf, 8-9) Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra arta kalan sevapları mîzanda ağır gelenler yani gelirleri giderlerinden fazla olanlar, birbirlerini kutlayıp coşku ile cennete gidecek. Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra arta kalan sevapları mîzanda hafif gelenler yani gelirleri giderlerini karşılamayanlar da kendilerini kınayarak gözyaşları ile cehenneme gidecek ve günahlarından arınıncaya kadar orada yanacaklar. 455 Hayvanlar da hakkını alacak mı? İlâhî adâletin gereği hayvanlar da hem birbirlerinden hem de insanlardan haklarını alacaklar. Ancak onlar insanlar gibi sevap olarak değil, kısas şeklinde yani misli ile haklarını alacaklar. Onları sadece kısas için yeniden diriltip mahşer yerinde toplayan Allah (c.c.), haksızlığa uğrayan hayvanlara gereken güç ve yetenekleri verdikten sonra, “Haydi hakkınızı alın” diye izin verecek. Dünyada haksızlığa uğrayan hayvanlar, kendilerine haksızlık eden insan ve hayvanları altlarına alıp tatmin oluncaya kadar ezecek, ısıracak, çiğneyecek ve sonra Yüce Allah hayvanların hepsine, “Kûnî türâbâ” (toprak olun) buyuracak. Hayvanların hepsinin bir anda toprak olduğunu ve azaptan kurtulduğunu gören, Kâfir, “Ah! Ne olurdu ben de toprak olsaydım” diyecek. (Nebe, 40)

MAZLUMA VE ZÂLİME YARDIM

MAZLUMA VE ZÂLİME YARDIM
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et”. Sahâbeden biri: “Ya Resûlallah! Din kardeşim mazlumsa ona yardım ederim ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Onun zulüm yapmasına engel olursun. İşte bu ona yardımdır”. (Buhârî-Tirmizî) Zulme, haksızlığa uğrayana mazlum, zulüm ve haksızlık edene de zâlim denir ve ikisine de yardım etmek gerekir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.): “Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et” buyuruyor. Zâlime yardım konusunu farklı ve İslâmın özü ile çelişkili gibi algılayan sahâbelerden biri: “Ya Resûlallah! Din kardeşim mazlumsa ona yardım ederim ama zâlimse ona nasıl yardım edeyim” diye sorunca, Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Onun zulüm yapmasına (daha fazla günah işlemesine) engel olursun. İşte bu ona yardımdır”. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulüm (haksızlık) yapmaz ve onu zâlime teslim etmez. Kim bir din kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı sıkıntıdan kurtarıp rahatlatırsa, Allah da kıyâmet günü o kimsenin sıkıntılarını giderir. Kim bir müslümanın kusurlarını örter (gizler) se, Allah da o kimsenin kusurlarını örter. (Buhârî-Müslim-İbni Mâce-Tirmizî-Ebû Dâvûd) Zulme, haksızlığa uğrayanlara yardım etmek, onların haklarını aramalarına yardımcı olmak ve gerektiğinde şâhitlik yapmak, onların durumunu gören, bilen ve duyan müslümanlara farz-ı kifâye; güvenlik güçleri, savcı ve yargıç gibi yetkililere ise farz-ı ayndır. Yüce Allah buyuruyor: Zulüm (haksızlık) edene sakın meyletmeyin (taraftar ve duyarsız olmayın). Sonra size de ateş dokunur. (Hûd, 113) Zulüm ve haksızlık eden kimse en yakınımız bile olsa, onun zulmü- 459 ne ortak olmamak ve onunla birlikte ateşte yanmamak için kesinlikle taraf tutmayalım ve zulme karşı duyarsız olmayalım. Çünkü zulme, haksızlığa uğrayanlara yardım etmek, onların haklarını aramalarına yardımcı olmak ve gerektiğinde şâhitlik yapmak, onların durumunu gören ve bilen müslümanlara farz-ı kifâye; güvenlik güçleri, savcı ve yargıç gibi yetkililere ise farz-ı ayn yani zorunludur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mazlumun bedduasından şiddetle sakının. Çünkü onun (bedduası) ile Allah arasında bir perde (engel) yoktur. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvûd) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kâfir bile olsa mazlumun bedduasından sakının. Çünkü onun (bedduasının) kabul olmasına bir engel yoktur. (Ahmed İbni Hanbel-Ebû Ya'lâ) Atalarımız da “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste” demişler. Küçücük bir ateş parçası koskocaman evleri, sarayları yakıp kül ettiği gibi bir mazlumun âhı da yuvaları yakıp kül ve kişileri helâk eder. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allahu Teâlâ buyurdu ki: “Ey kullarım! Ben zulüm yapmayı kendime haram kıldım. Onu size de haram kıldım. Sakın birbirinize zulüm yapmayın!” (Müslim)

13 Haziran 2023 Salı

MEHDİ VE MEHDÎLİK MAKÂMI

MEHDİ VE MEHDÎLİK MAKÂMI
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mehdi, benim neslimden ve (kızım) Fâtıma'nın evlâtlarındandır. (Ebû Dâvûd-İbni Mâce-Hâkim-Taberânî) Her dönemde yalancı peygamberler ve yalancı evliyalar ortaya çıktığı gibi kuşkusuz yalancı mehdiler de ortaya çıkacağından, Peygamberimiz (s.a.v.) bizi uyarıyor ve gerçek Mehdi'nin, ancak kendi temiz neslinden ve kızı Hz. Fâtıma'nın evlâtlarından (torunlarından) olacağını haber veriyor. Bu hadîs-i şerîfe göre, soyu Peygamberimiz (s.a.v.) in temiz nesline dayanmayan ve kızı Hz. Fâtıma'nın evlâtlarından (torunlarından) olmayan kimse gerçek mehdi değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mehdi'nin adı, benim adım (gibi Muhammed) ve babasının adı babamın adı (gibi Abdullah) olacak. (İbni Asâkir) Peygamberimiz (s.a.v.) önceki hadîs-i şerif'de gerçek Mehdi'nin soyunu, bu hadîs-i şerifde de gerçek Mehdi'nin kimliğini açıklıyor ve “Mehdi'nin adı, benim adım (gibi Muhammed) ve babasının adı babamın adı (gibi Abdullah) olacak buyuruyor. Mehdîlik makâmı Son peygamber Hz. Muhammed'in vefatı ile peygamberlik dönemi kapandığından, Hz. Mehdi peygamber değil veli (evliya) olacak. Ancak mâkamı kutuplardan, müceddid evliyalardan üstün ve ilimde de müctehidîn-i mutlak derecesinde olacağından, sadece onun ictihadı geçerli olacak. Peygamberlerin nebî, resûl, ulü'l-azm ve hâtemü'l-enbiya gibi farklı mâkamları vardır. Ancak hâtemü'l-enbiya mâkamı tektir ve onun sahibi sadece Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Evliyaların da ricâlullah, ricâü'l-gayb, üç yüzler, kırklar, yediler, kutuplar, müceddidler ve mehdilik gibi farklı mâkamları vardır. Bunlardan mehdilik mâkamı da tektir ve onun sahibi sadece Peygamberimiz (s.a.v.) in neslinden gelecek olan gerçek Mehdi, Abdullah oğlu Muhammed'dir. 471 Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: (Kıyâmete yakın) yeryüzü zulüm ve fitnelerle dolduğu zaman, Allah benim neslimden adı benim adım (Muhammed) ve babasının adı, babamın adı (Abdullah) olan birini çıkaracak ve yeryüzü daha önce zulüm ve fitnelerle dolduğu gibi o da adâlet ve huzurla dolduracak. İşte o zaman gökyüzünden yağmurlar, yeryüzünden bereketler fışkıracak, çok bolluk, bereket olacak ve (Mehdi) aranızda yedi, sekiz ya da en fazla dokuz yıl kalacak. (Taberânî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Benim ehl-i beytimden (neslimden) yüzü nurlu ve burnu yumru biri yeryüzüne hâkim olmadıkça kıyâmet kopmaz. Ondan önce yeryüzü zulümle dolduğu gibi o da adâletle doldurur ve yedi sene hüküm sürer. (Müslim-Ahmed İbni Hanbel-Ebû Ya'lâ) Kıyâmete yakın yeryüzü zulüm ve fitnelerle dolduğu, terör olayları arttığı ve din düşmanlarının egemen olduğu bir zamanda, Allah (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.) in neslinden, kızı Hz. Fâtımâ'nın evlâtlarından ve Hz. Hüseyin'in torunlarından, adı Muhammed ve babasının adı Abdullah olan büyük bir veliye mehdilik görevini verecek ve onu yeryüzüne hâkim (egemen) kılacak. En kuvvetli görüşe göre Hz. Mehdi Mekke'de ortaya çıkınca bütün evliyalar ona tâbi olacak ve Eshâb-ı Kehf de uykudan uyanıp mağaradan çıkacak ve ona yardımcı olacak. Yüce Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ve Hz. Mehdi ortaya çıkınca, âdeta Asr-ı saadetteki gibi mânevî bir atmosfer oluşacak ve yeryüzündeki bütün müslümanlar tek devlet olacak. Müslümanlar Hz. Mehdi'nin etrafında birleşip tek devlet ve tek yumruk olunca, siyonizm belâsı ortadan kalkacak ve yeryüzüne gerçek adâlet, huzur ve mutluluk gelecek. Hz. Mehdi kesinlikle sadece bir cemaatin ya da bir grubun değil, bütün İslâm âleminin lideri ve yeryüzünün egemeni olacak.

11 Haziran 2023 Pazar

MEZHEB VE MEZHEB İMAMLARI

MEZHEB VE MEZHEB İMAMLARI
 Mezheb ve imam ne demektir? Zehebe fiilinden ism-i mekân olan mezheb, gidilecek bir yol ve imam da büyük bir çoğunluk tarafından önder, otorite kabul edilip kendisine tabi olunan ve ictihadları ile amel edilen müctehîd demektir. Biri itikadda ve diğeri amelde (uygulamada) olmak üzere iki çeşit mezheb vardır. İtikadda mezheb Her çağda yeryüzündeki müslümanların ezici çoğunluğu itikadda (inançta) “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat” mezhebine tâbidir ve bu mezhebin imamları, İmâm-ı Muhammed Mâtürîdî ile İmâm-ı Ebu'l-Hasen el-Eşarî hazretleridir. “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat”, Peygamberimiz (s.a.v.) in ve “Selef-i sâlihîn” in (ashâb-ı kiramın ve tâbiinin) yoludur. Bu nedenle bu yolda olanlara Fırka-i Nâciye (kurtuluşa eren fırka)
ve bu yolun dışında kalanlara da Fırâk-ı Dâlle (sapık fırkalar) denir. Amelde mezheb İtikadda Ehl-i sünnet'e tâbi olan müslümanların ameldeki (uygulamadaki) mezhebleri de Hanefî, Mâlikî, Şâfî ve Hanbelî mezhebleridir. Bu mezheblerin imamları “müctehidîn-i mutlak” derecesinde (en üst düzeyde) müctehid olan, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik İbni Enes, İmâm-ı Muhammed eş-Şafî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel hazretleridir. Bu dört mezhebin dışında başka mezheb ve başka müctehid yok mu? Tabii ki var. Çünkü sahâbelerin hepsi, tâbiinin çoğu ve tebe-i tâbiinden de bazıları müctehid idiler. Özellikle Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), Muaz İbni Cebel, Selmân-ı Fârisî, Ebü'd-Derdâ, Abdullah İbni Mes'ûd, Abdullah İbni Ömer, Abdullah İbni Abbas ve Abdullah İbni Amr gibileri, ictihad açısından sahâbeler arasında biraz farklı konumda olmakla birlikte, Sahâbelerin hepsi müctehid olduğu ve her müctehide ancak kendi ictihadı ile amel etmesi vâcib olduğundan, sahâbelerin kendi aralarından birine tâbi olmaları ve onun yolunu mezheb edinmeleri düşünülemez. Tâbiin ve tebe-i tâbiin içinde de başta “Fukahâ-i seb'a” denilen yedi büyük müctehid olmak üzere Süfyân-ı Sevrî, Abdurrahmân-ı Evzâî, İbrahim Nehâî, Dâvûd-i Zâhirî, İbn-i Ebî Leylâ, Amr İbn-i Hâris, Ebû Sevrî Bağdâdî ve İbn-i Huzeyme gibi büyük müctehidler ve her müctehidin doğal olarak pek çok tâbileri ve mezhebleri vardı. 496 Ancak bunların ictihadları ve mezheblerinin genel kuralları yazıya dönüştürülüp kitap haline getirilmediğinden, tâbilerinin ölümü ile zamanla mezhebleri unutuldu ve uygulayanları kalmadı. Tâbiinden İmâm-ı Ebû Hanife, tebe-i tâbiinden İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Şâfiî ve etbâ-i tebe-i tâbiinden İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in ictihadları ve mezheblerinin genel kuralları ise ilâhî lütuf olarak talebeleri tarafından yazılıp kitap haline dönüştürüldüğünden, “Ehl-i sünnet ve'l-cemaat” inancı altında birleşen müslümanlar, bin küsür yıldan beri bu dört büyük müctehidden birine ve onun mezhebine bağlı olarak yaşamakta ve ibâdetlerini tâbi oldukları mezhebin kurallarına göre yapmaktadırlar. Asr-ı saadetten uzaklaştıkça, sahâbe, tâbiin ve tebe-i tâbiin gibi dinin canlı şâhitleri kalmayınca ve meselelerin kökenine direk olarak inilemeyince, doğal olarak ictihad kapısı kapandığından, Bu dört müctehidden sonra gerçek bir müctehid ortaya çıkmadığı gibi Hz. Mehdi hariç kıyâmete kadar da çıkmayacağından, müslümanlar tâbi oldukları müctehidlerin değerini iyi bilmeli ve herkes dedikoduyu bırakıp mezhebinin kurallarını güzelce öğrenmeye özen göstermelidir. Müslümanların bu dört mezhebden birine tâbi olmaları zorunlu mu? İmâm-ı Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfî ve İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in yaşadıkları dönem, İslâm'ın yeryüzüne egemen olduğu, Kur'an'daki ilâhî kanunların uygulandığı ve dinin tüm ayrıntıları ile yaşandığı bir dönemdi. Sahâbelerin yetiştirdiği tâbiin ve tâbiinin yetiştirdiği tebe-i tâbiinin pek çoğu hayatta idi. Asr-ı saadetin ruhsal heyecanı, cihad rûhu devam ediyordu ve gündemleri Kur'an ve sünnetti. Binlerce tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinin, yüzlerce müctehidlerin ve binlerce ictihad derecesine yakın âlimlerin yaşadığı ve sokakta oynayan çocukların bile günümüzde ekranların başında fetva veren hocalardan daha bilgili olduğu bir dönemdi. İşte! Bu dört imam, ilmin en parlak döneminde ortaya çıkıp parlamışlar ve o ortamda kendilerini kabul ettirmişlerdir. İctihadları ile ilgili gerekçeleri, senetleri, şerî delilleri ve şerî delillerinin sıhhati didik didik aranmış, tartışılmış ve o dönemin ilmî otoritelerince kabul edilmiştir. Yüce Allah buyuruyor: Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (Enbiyâ, 7) 497 Allah (c.c.) bu âyet-i kerîmede “Eğer bilmiyorsanız” yani ictihad yapabilecek ilim, kaynak ve fıtrî yeteneklere sahip değilseniz, “zikir ehline” yani Allah'ı her an anan, ibâdetlerini düzenli bir şekilde yapan ve haramlardan kaçınan takvâ sahibi müctehidlere sorun buyuruyor. Kur'an-ı kerîm'deki her kelimenin kökenini ve anlamını didik didik araştırıp tefsir ilminde otorite olan Fahreddîn-i Râzî, Âlûsî, Kâd-ı Beydâvî ve Nesefî gibi yüzlerce müfessirler, Yüz binlerce hadîs-i şerîfi metin ve senetleri ile ezbere bilen ve senetleri yani hadîs-i şerifleri rivayet eden kişileri tek tek araştırıp üzerine sahih dir damgasını vuran binlerce hadis imamları, Abdülkâdir Geylânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bayezîd-i Bistâmî, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânî gibi ilim ve velâyette en üst derecelere ulaşan binlerce evliyalar, kırklar, yediler ve kutuplar, Ayrıca bin küsür yıldan beri bu fâni dünyaya gelip geçmiş milyonlarca âlimler, hacılar, hocalar ve milyarlarca müslümanlar, İmâm-ı Ebû Hanîfe'nin, İmâm-ı Mâlik'in, İmâm-ı Şâfî'nin ya da İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel'in mezhebine tâbi olurken, bizim onlardan ayrılıp mezhebsiz olmamız ve mezheb dışı kalmamız apaçık bir sapıklık ve sonu hüsran (zarar) dır. Yüce Allah buyuruyor: Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı tavır koyar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tâbi olursa, onu o yolda bırakırız. Sonra cehenneme atarız. O ne kötü gidilecek bir yerdir. (Nisâ, 115) Ekranların başına geçip mezhebleri, müctehidleri hatta peygamberi dışlayanlar ve şeytan gibi “Ben ondan hayırlıyım” diye müctehidlik taslayanlara karşı Allah (c.c.) bizi uyarıyor ve “Kim (bin küsür yıldan beri milyarlarca) mü'minlerin yolundan (ayrılıp) başka bir yola tâbi olursa, onu o yolda bırakırız (hidâyet etmeyiz). Sonra cehenneme atarız” buyuruyor. Müctehidler arasındaki görüş ayrılığı rahmettir Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ümmetimin (müctehidleri arasındaki) ihtilâfı rahmettir. (Deylemî-Beyhakî) Zorunlu hallerde yani kendi mezhebini uygulama imkanı olmadığı durumlarda başka bir mezhebe uymak ve o mezhebdeki hükümler doğrultusunda hareket etmek geçerlidir. 498 Yolculuk dolayısıyla akşam namazını vaktinde kılamayacağını anlayan bir hanefî, kazaya bırakıp da açıkça günah işlemektense, Şâfî Mezhebine göre cem'i tehirle akşam namazını yatsı namazı ile birlikte kılmaya niyet eder. Tavaf ederken aşırı izdihamdan dolayı kadınlara dokunup abdestinin bozulmasından korkan bir şâfî de, Kâbe'yi abdestsiz tavaf edip günaha girmektense, abdest alırken Hanefî'ye göre niyet eder. İşte bu açıdan baktığımızda! Müctehidler arasındaki ihtilâf (görüş ayrılıkları) gerçekten rahmet ve mü'minlere kolaylıktır. Ancak telfik yasaklanmıştır Bir zorunluluk olmadığı halde kendi mezhebini bırakıp başka mezheblere uymaya ve keyfine göre hareket edip, şu işi filân mezhebe ve bu işi filân mezhebe göre yapmaya telfik denir. Telfik dört mezhebde de yasaklanmıştır. Keyfine göre hareket eden ve dilediği mezheblerden dilediği kolaylıkları seçen kimse, gerçekte Yüce Allah'ın “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun” emrine değil de nefsine uyduğu için telfik şiddetle yasaklanmış ve mezhebsizliğin başı sayılmıştır. Telfik, mezhebsizliğin başı olduğu gibi mezhebsizlik de dinsizliğin başıdır ve bu yola girenlerin sonu dünya ve âhirette hüsran (zarar) dır.

9 Haziran 2023 Cuma

NEFS-İ EMMÂRE VE LEVVÂME

NEFS-İ EMMÂRE VE LEVVÂME
k Yüce Allah buyuruyor: Nefsini kötülüklerden arındıran kuşkusuz felâha kavuşmuştur. Nefsinin kötülüklerini (içine) gizleyip örten de mutlaka zarara uğramış (cezasını çekecek) tir. (Şems, 9-10) Felâh ne demektir? Dünyada her çeşit sıkıntılardan ve gönül darlığından kurtulup ruhsal huzura kavuşmaya ve âhirette cehennem azabından kurtulup cennete kavuşmaya felâh denir. İnsanın felâha kavuşması, nefsini kötü huylardan, içini ve dışını günahlardan arındırmasına yani nefsini emmârelikten kurtarıp en azından levvâmeliğe çıkarmasına bağlıdır. Bunun dışında başka bir alternatif yoktur. Bunu başarabilmek için de öncelikle nefsimizi yani kendimizi bilelim ve bu yolda gerçekten azimli, sabırlı ve kararlı olalım. Madde ve madde ötesi âlemlerin odak noktası ve canlı varlıkların en üstünü olan insanda; hayat-ı tabii, hayat-ı nebâtî, hayat-ı hayvânî ve hayat-ı rûhânî olmak üzere dört farklı hayat vardır. Hayat-ı tabii: Doğal hayat demektir ve bu hayatın en alt derecesidir. Bitki, hayvan ve insan gibi tüm canlı varlıkların hücrelerinde, taze tarım ürünlerinde, tohumlarda ve yumurtalarda doğal hayat vardır. Takdir olunan doğal hayatı tükenen hücreler ölür, tarım ürünleri çürür ve yumurtalar bozulur. Hayat-ı nebâtî: Bitkisel hayat demektir ve bu doğal hayatın bir üst derecesidir. Bu hayata sahip olan bitki, hayvan ve insan türü varlıklar, bitkisel hayatları ile havayı solur, yediği, içtiği gıdaları sindirip hücreye dönüştürür ve gelişip büyürler. Takdir olunan bitkisel hayatı tükenen varlıkların tüm sistemleri durur, bitkiler kurur, hayvanlar ve insanlar ölüp aslına (toprağa) dönüşür. Hayat-ı hayvânî: Hayvansal hayat demektir ve bu bitkisel hayatın bir üst derecesidir. Hayvansal hayat bitkilerde olmaz ve bu nedenle onlar zevk ve acı duymaz. Mikroplardan fillere ve kuşlardan balinalara kadar her çeşit hayvanda ve insanlarda hayvansal hayat vardır. Hayvansal hayata sahip olan varlıklar, şehvet ve öfke gibi nefsânî duygularının etkisi ile isteğe bağlı olarak hareket ederler. Karınları acıkınca gıdalarını arayıp bulurlar, yediklerinin tadını alırlar, eşleri ile çiftleşip ürerler, yavrularını gözetirler, düşmanları ile boğuşurlar ve 549 hastalanıp acı çekerler. Takdir olunan hayvansal hayatı tükenen hayvanlar ve insanlar can acısı çekerek ölür ve sonra aslına (toprağa) dönüşürler. Hayvansal hayata “nefis” ve hayvansal hayatın şehvet, öfke, onur, benlik, kin, kibir, ihtiras, ucub (böbürlenme) ve acelecilik gibi özelliklerine de “nefsânî duygular” denir. İşte ormandaki canavarlar, denizdeki balıklar, havadaki kuşlar, cadde ve sokaklardaki kediler, köpekler, bu nefsânî duygularının etkisiyle birbirine saldırır, boğuşur ve çevrelerinde egemen olmak isterler. Ne yazık ki, akıllı ve bilinçli varlıklar olan insanlar da aynı duyguların etkisiyle birbirine saldırır, aralarında korkunç savaşlar olur, milyonlarca insan ölür, ülkeler harap olur ve sonuçta savaşı kazananlar da, kaybedenler de ölüp kara toprağa dönüşür. Hayat-ı rûhânî: Ruhsal hayat demektir ve bu hayat, diğer hayatların çok üstündedir. Ruhsal hayat, yeryüzündeki varlıklar içinde sadece insanlarda vardır ve insanları hayvanlardan ayıran da işte bu ruhsal hayattır. İnsanın fiziksel açıdan en güzel bir şekilde yaratılması, akıllı, bilinçli varlık olması, yeryüzüne egemen olması, kendi varlığını bilmesi, Rabbine bilinçli ibâdet etmesi ve cennete aday olması gibi tüm güzellikler, sadece ruhsal hayata sahip olduğu içindir. Ancak! Bir insanın ruhsal hayata sahip olması, felâha kavuşması için yeterli değildir. Çünkü bedensel açıdan olgunlaşmamız ve dünya âlemindeki yaşam koşullarına uyum sağlayacak bir yapıya kavuşmamız için, ana karnı denilen doğal laboratuvarda yaklaşık dokuz ay çeşitli kimyasal ve fiziksel işlemlerden geçmemiz gerektiği gibi, Ruhsal açıdan olgunlaşmamız ve cennetler âlemindeki yaşam koşullarına uyum sağlayacak bir yapıya kavuşmamız için de, bu dünya laboratuvarında hayvansal hayatımızın simgesi olan nefsimizle kıyasıya cihad etmemiz ve onu en azından emmâre bataklığından kurtarıp levvâme derecesine çıkarmamız gerekmektedir. Nefs-i emmâre nedir? Yüce Allah buyuruyor: (Yusuf dedi ki:) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder; ancak Rabbimin koruması başka! Kuşkusuz Rabbim çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. (Yûsuf, 53) 550 Kölesi Hz. Yûsuf'a çılgınca âşık olan ve bu yasak aşkından dolayı âdeta cinsellik komasına giren Züleyhâ'nın, yatağa uzanıp gel çağrısına hayır diyebilen Hz. Yûsuf gibi bir Peygamberin, “Ben nefsimi temize çıkaramam” dediği nefs-i emmâre, gerçekten en tehlikeli hayvansal duygumuzdur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Hiçbir gölgenin olmadığı o günde, Allah yedi sınıfı Arş'ın gölgesinde gölgelendirecektir. (İşte bunlardan biri,) Mevki ve servet sahibi güzel bir kadının gayr-i meşrû cinsel dâvetine, ben Allah'tan korkarım diye olumsuz yanıt verenler. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-Nesâî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Cehennem nefse hoş gelen şeylerle ( eğlencelerle) perdelenmiş, cennette nefsin istemediği şeylerle (sabır, sebat ve ibâdetlerle) perdelenmiştir. (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd-Nesâî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Gerçek pehlivan güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan (nefsini yenen) dir. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. (Tirmizî-İbni Mâce) Ruh ile sonsuzlaştırılan, akıl ile bilinçlendirilen ve cennetin adayı olan insanın gerçek görevi, hayvansal hayat ile ruhsal hayat arasında bocalamak değil, ruhsal hayattan yana kesin tavrını koyup nefsini emmâre bataklığından kurtarıp levvâme derecesine çıkarmak ve bunu başarıncaya kadar nefsi ile mücadeleye devam etmektir. Nefs-i levvâme nedir? Yüce Allah buyuruyor: (Pişmanlık duyup) kendini çok çok kınayan nefse yemin ederim. (Kıyâme, 2) Mübâlağa veznindeki levvâme pişmanlık duyma, vicdan azabı çekme, kendini çok çok kınama ve ayıplama demektir. Gönlü uyanan, gerçekleri araştıran ve yapmış olduğu günahlarından dolayı içi yanıp ah diye pişman olan kimsenin, öncelikle “nasuh tevbesi” yapması ve bu kapıdan “levvâme” mâkamına giriş yapması gerekir. 551 Nasuh tevbesi nedir? Yüce Allah buyuruyor: Ey îman edenler! Nasuh tevbesi ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz sizin seyyiât (günah) larınızı örter ve sizi alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyar. (Tahrîm, 8) Geriye dönüşü olmayan gerçek ve samimi tevbeye nasuh tevbesi denir. Tevbenin nasuh yani gerçek ve samimi olması için öncelikle günahlardan kopmak, yaptıklarına pişman olmak ve ileride artık günah işlememeye kesin kararlı olmak gerekir. Günahlardan kopmayan, yaptığına pişman olmayan ve ileride artık günah işlememeye kesin kararlı olmayanların, sadece dilleri ile “estağfirullah, estağfirullah” demeleri nasuh tevbesi değildir. Allah dostlarından birine “Nasuh tevbesi nedir?” diye sormuşlar. “Günahlara karşı kin besleme ve hatırlayınca nefret etmedir” buyurmuş. Bu tanımlamaya göre, günahlarına karşı kin beslemeyen ve yaptıklarını hatırlayınca nefret etmeyenlerin tevbesi nasuh tevbesi değildir. Tevbenin gerekçesi Dev dalgalara yakalanan ve batma tehlikesi geçiren gemideki yolculara, “can yeleklerini giyin” diye uyarı yapıldığı gibi Yüce Rabbimiz de sınavlarda başarılı olamayan ve nefs-i emmâre engelini aşamayıp günah bataklıklarında boğulma tehlikesi geçiren kullarına, “Ey îman edenler! Nasuh tevbesi ile Allah'a tevbe edin” diye uyarıyor ve kesinlik anlamında “Umulur ki Rabbiniz sizin seyyiât (günah) larınızı örter ve sizi alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyar” buyuruyor. Kökeni şehvet, öfke, onur, benlik, kin ve kıskançlık gibi nefs-i emmârenin duygularına dayanan günahların baskısından, stresten, sıkıntıdan, gönül darlığından ve ruhsal bunalımdan kurtulmak ve âhirette o güzelim cennete kavuşmak için elimizde tek seçeneğimiz var. Allah'ın (c.c.) uzatmış olduğu tevbe ipine sarılalım ve geriye dönüşü olmayan nasuh tevbesini yapalım!.. Tevbeden sonra Nasuh tevbesi yapıp günahlarından arınan kimse bid'atlardan kaçınıp Allah'ın (c.c.) emirlerine ve Peygamberimiz (s.a.v.) in sünnetlerine sımsıkı sarılsa, ayrıca her zaman ve her yerde Allah'ı (c.c.) zikretse (hatırlasa), gönlü nurlanıp tatmin olur, îmanın tadını alır ve gerçek kimliğine kavuşur. Yüce Allah buyuruyor: İyi bilin ki, gönüller ancak Allah'ın zikri ile tatmin olur. (Ra'd, 28) 552 Gönüllerin mânevî gıdası zikirdir. Susuz kalan çiçekler sararıp solduğu ve sonuçta öldüğü gibi mânevî gıdadan yoksun kalan gönüller de sararıp solar yani daralır, sıkılır ve sonuçta ölür. Gönlün ölümü, dinde duyarsızlık, gaflet ve ruhsal bunalım demektir. Allah'ı unutup gaflet bataklığına batanlar, her çeşit günahları açıkça işleyenler ve sonuçta ruhsal bunalıma girenler, kendi geleceklerini kararttıkları gibi toplumsal denge-düzeni de bozar ve her çeşit ahlâksızlığın yaygınlaşmasına neden olurlar. Gönül darlığından, ruhsal bunalımdan ve nefs-i emmârenin kötü huylarından kurtulup nefs-i levvâme derecesine çıkmak için, ilâhî emirleri uygulayalım, yasaklarından kaçınalım, her zaman ve her yerde, Allah Allah ya da Lâ ilâhe illallah diye zikir edelim ve gâfillerden olmayalım. Eğer geri adım atmadan, nefis, şeytan ve arkadaş engeline takılmadan yolumuza devam edersek, gafletten kurtulup îmanın tadını alır, ruhsal huzura ve gerçek kimliğimize kavuşuruz. İşte o zaman dünyamız değişir, güzel rüyalar görmeye ve gönlümüze ilhamlar gelmeye başlar. Nefs-i emmârenin şehvet, öfke, onur, benlik, kıskançlık ve dünya sevgisi gibi kötü huylarından bir bir arındıkça, günahlardan tiksinip nefret etmeye ve ibâdetlerin tadını almaya başlarız. Bıkkınlık getirmeden sabırla yolumuza devam etsek, gördüğümüz güzel rüyalara ve küçük kerâmetlere takılıp kalmasak ve dînî yaşantımızdan asla tâviz vermesek, gönlümüz uyanmaya, ufkumuz açılmaya ve nefs-i levvâmeyi de aşıp daha üst derecelere yükselmeye başlarız.

NEMRUD VE HZ. İBRAHİM

NEMRUD VE HZ. İBRAHİM
k Nemrud kimdir? Tarihin en kanlı diktatörlerinden biri olan Nemrud, Bâbil Devletinin hükümdarı ve o dönemde dünyanın en gelişmiş yöresi olan Mezopotamya bölgesinin tek hâkimi idi. Ne yazık ki mâkamına, mevkiine güvenip haddini aştı ve ilâhlık davasına kalkıştı. Çeşitli mücevherlerle süslü heykellerini ülkenin her tarafına diktirdi ve insanların bunlara saygı duruşu yapmalarını (tapınmalarını) emretti. Bâbil halkı putperestti ve milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara tapınıyorlardı. Bu nedenle tapınakları ve çeşitli putları vardı ama Nemrud'un süslü püslü heykellerini de benimsediler ve saygı duruşu adı altında onlara da tapınmaya başladılar. “Alan da memnun, satan da memnun” diye bir söz vardır. Tapanlar da memnundu, tapılan da memnundu ve şeytan hepsinden daha memnundu ama Nemrud korkulu rüyayı görünceye kadar! Mâkamına, mevkiine ve ordusuna aşırı güvenen Nemrud, bir gece korkulu rüya görüp uyanmış ve ertesi günü ünlü rüya yorumcularını toplayıp onlara rüyasını yorumlamalarını emretmiş. Yorumcular söz birliği ile “bu yıl bir erkek çocuk doğacak ve senin helâkın onun elinde olacak” deyince, ilk önlem olarak bir yıl doğum yasağı ilân etmiş ve ardından şehri ikiye bölüp erginlik çağındaki erkeklerle kadınları birbirinden ayırmış. Haddini aşıp ilâhlık taslayan, süslü püslü heykellerini belirli yerlere diktirip insanları kendisine taptıran ve Mezopotamya bölgesinin en güçlü, en kanlı diktatörü olan Nemrud, şimdi bir çocuğun doğmasından korkuyor ve önlemler üstüne önlemler alıyordu. Peki başarılı olabildi mi? Doğum yasağının gizlice çiğnenmemesi için iri yapılı cellâtlar kılıçlarını sallayarak halkın arasında dolaşıp korku salıyor ve Nemrud, takdir-i ilâhî yi bozmak için kaderle savaşıyordu. Nemrud tüm önlemleri almıştı ve her şey onun kontrolü altında idi ama bir gün saraydan çok önemli bir dosyanın acele getirilmesi gerekti ve saray kadınlar bölümünde idi. 554 Nemrud en çok güvendiği adamı Âzer'e, “Gizlice saraya git, filân dosyayı al ve hemen gel” dedi ve “sakın evine uğrama, eşinle ve başka kadınlarla görüşme” diye tehditle karışık uyarılar da yaptı. Nemrud'a çok bağlı olan Âzer, gizlice saraya giderken eşi onu karşıdan gördü ve hemen koşup geldi ve kolundan tutup zorla eve götürdü. Nemrud'un korkusundan Âzer evde fazla kalmadı ama eşi hâmile kaldı ve Nemrud, kadere karşı yaptığı savaşı kaybetti. Hz. İbrahim'in doğumu Âzer'in eşi hâmile kaldığını anlayınca bunu en yakınlarından bile gizledi ve yavrusunu nerede, nasıl doğuracağını düşünmeye başladı. Doğum sancısı başlayınca gizlice evden çıktı ve önceden belirlediği Urfa Kalesinin eteklerindeki yedi mağaradan Nakşin (Dergâh) mağarasına gitti ve orada yavrusu Hz. İbrahim'i doğurdu. Mağaranın içinde Allah'ın (c.c.) ezelde Hz. İbrahim için yarattığı ve tadı zemzem suyuna çok benzeyen şifalı bir kuyu vardı. Hz. İbrahim'in annesi o şifalı sudan içince, stresten kurtulup gönlü rahatladı, yavrusunu yıkayıp temizledi ve kucağına alıp emzirdi. Ancak akşam üzeri hava kararınca, o ıssız ve karanlık mağarada yavrusunu yapayalnız bırakıp evine gitme zorunluluğunda kaldı. Evine gitti ama o gece hiç uyuyamadı ve sabahı zor bekledi. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte yine gizlice yavrusunun yanına gelirken, mağaranın kapısında iki aslanın durduğunu görünce hem korktu hem de “ah! Bunlar benim yavrumu parçalayıp yemişlerdir” diye ağlamaya başladı. Aslanlar: “Ey İbrahim'in annesi, korkma! Biz İbrahim'i korumak için burada bekliyoruz” dediler ve Hz. İbrahim'in annesi mağaraya yaklaşınca çekilip gittiler. Annesi her gün gizlice mağaraya gelip yavrusunu emziriyor ve altını temizleyip evine gidiyordu. Nemrud'un koymuş olduğu doğum yasağı kalkınca ve yeni doğan çocuklar biraz büyüyüp gelişince, o da yavrusunun elinden tutup eve getirdi ve Hz. İbrahim için yeni bir dönem başladı. Hz. İbrahim'in tebliğ görevine başlaması Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Onlara İbrahim'in haberini de oku (anlat). Hani o, babasına ve kavmine: “Neye tapıyorsunuz?” demişti. (Kavmi:) “Putlara tapıyoruz ve tapmaya devam da edeceğiz” dediler. (İbrahim:) “Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyor mu? Ve (taptığınız zaman) size bir fayda ya da (tapmadığınız zaman) size bir zarar verebiliyorlar mı? dedi. 555 Hayır ama biz atalarımızı böyle tapınırken bulduk (gördük) dediler. (Şuarâ, 69-74) Önce dokuz ay kadar ana rahmi denilen dar ve karanlık bir yerde, sonra yıllarca ana rahmine benzeyen dar ve karanlık bir mağarada yaşama zorunluluğunda kalan Hz. İbrahim, şimdi Urfa gibi bir şehirde ve kalabalık bir toplumun arasında idi ama babası dahil toplumun hepsi putperestti. Hz. İbrahim, “Neye tapıyorsunuz? düşündünüz mü? dua ettiğiniz zaman onlar (taş parçaları) sizi işitiyor mu? ve (taptığınız zaman) size bir fayda ya da (tapmadığınız zaman) size bir zarar verebiliyorlar mı?” gibi sorular yönelterek onları uyarmasına rağmen “Biz atalarımızı böyle tapınırken bulduk (gördük)” diyor ve bunun dışında hiçbir şey dinlemiyorlardı. Hz. İbrahim'in babası ile mücadelesi Yüce Allah buyuruyor: O (İbrahim) babasına dedi ki: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin tapıyorsun? Babacığım! Gerçekten sana gelmeyen (mânevî) bir ilim bana geldi. Şu halde bana tâbi ol da seni dosdoğru bir yola çıkarayım. (Meryem, 42-43) Hz. İbrahim taştan ve ağaçtan putlar yapıp satan ve aşırı putçu olan babası Âzer'i, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye (taş ve ağaç parçalarına) niçin, niye tapıyorsun?” bunu hangi akl-ı selim (sağduyu) kabul eder diye uyardıktan sonra, “Babacığım! Gerçekten sana gelmeyen (senin bilmediğin mânevî) bir ilim bana geldi. Şu halde (putlardan vazgeç ve) bana tâbi ol da seni dosdoğru bir yola çıkarayım” diye çok yalvardı. (Babası:) “Ey İbrahim! Sen benim (tapındığım) ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onları aşağılamaktan) vazgeçmezsen, andolsun ki seni taşlarım. (Çekil karşımdan) uzun bir zaman benden uzaklaş (gözüme görünme)” dedi. Hz. İbrahim, babacığım, babacığım diye cân-ı gönülden yalvararak onu tevhid dinine, Allah bir inancına ve cennete davet ederken, ne yazık ki babası îmana gelmediği gibi öz yavrusunu “Seni taşlarım” diye ölümle tehdit etti ve çekil karşımdan, “uzun bir zaman benden uzaklaş (gözüme görünme)” diye hakaret edip kovdu. Hz. İbrahim'in ateşe atılması Hak olsun, bâtıl olsun her toplumun bayramları olduğu gibi Bâbillilerin de her yıl belirli bir günde kutladıkları bir bayramları vardı. Bayramları ta- 556 pınaktaki putlara (heykellere) saygı duruşu ile başlar, sonra şehrin dışında eğlencelerle devam eder ve dönüşte yine tapınağa gelip putlarına saygı duruşu yaparlardı. Yine bir bayram günleri idi. Tapınaktaki saygı duruşundan çıkan Bâbilliler eğlenmek için sevinçle şehrin dışına giderlerken Hz. İbrahim arkalarından sessizce, Yüce Allah buyuruyor: Allah'a yemin ederim ki, siz çekilip gittikten sonra elbette putlarınıza gizlice bir şey yapacağım (diye yemin etti). (Enbiyâ, 57) Bâbil tapınağında irili ufaklı çeşitli boyutlarda 72 adet put (heykel) vardı ve en büyükleri giriş kapısının tam karşısındaydı. Hz. İbrahim elindeki balta ile putların hepsini kırıp parçaladı, sadece büyük puta dokunmadı ve baltayı onun boynuna astı. Bayram dönüşü saygı duruşu için koşuşup tapınağa gelen Bâbilliler, ilâhlarının paramparça edildiğini görünce çılgına döndüler ve, Yüce Allah buyuruyor: Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o, zâlimlerden biridir, dediler. (Enbiyâ, 59) Hz. İbrahim'in ilâhlarını sevmediğini bildikleri için ondan şüphelendiler ve bunu sen mi yaptın? diye sordular. Yüce Allah buyuruyor: (İbrahim dedi ki:) Belki de bu işi (üzerinde suç âleti bulunan) büyükleri (kıskançlığından) yapmıştır. Onlara sorun (bakalım ama), eğer konuşurlarsa! (Enbiyâ, 63) Hz. İbrahim, “Allah bir” inancını yaygınlaştırmak ve ilâh diye tapındıkları putların kendilerini korumaktan bile âciz olduklarını açıkça kanıtlamak için ölümü bile göze almış ve putları kırmıştı. Yüce Allah buyuruyor: (Nemrud'un yakınları:) Eğer bir iş yapacak (ceza uygulayacak) sanız, onu (ateşte) yakın da ilâhlarınıza yardım edin! dediler. (Enbiyâ, 68) Nemrud, kadın-erkek herkesin odun toplayıp Urfa Kalesinin önündeki alana getirmelerini, orada büyük bir ateş yakılacağını ve Hz. İbrahim'in o ateşe atılarak yakılacağını haber verdi. Erkek, kadın, çoluk, çocuk, genç, yaşlı, hasta ve hatta bedensel özürlüler bile ilâhlarına yardım etmek ve Hz. İbrahim'den intikam almak için 557 günlerce odun taşıyıp kalenin önündeki alana yığdılar ve taşıma işi tamamlanınca her tarafından tutuşturup yaktılar. Hz. İbrahim'i ateşin ortasına fırlatmak için kalenin üstüne büyük bir mancınık kurdular, sonra Hz. İbrahim'i çırılçıplak soyup, ellerini, ayaklarını bağladılar ve mancınığın üzerine oturttular. Melekler ağlaşıp Hz. İbrahim'e yardım etmek için Allah'tan izin isterken, sapık Bâbilliler şarkı söyleyip dans ediyor ve Hz. İbrahim'in ateşe fırlatılmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. Nemrud'un emri ile mancınığın yayı çekildi ve Hz. İbrahim ateşe giderken havada Hz. Cebrâil yetişti. “İbrahiim! Benden bir isteğin var mı? Yardım edeyim mi?” dedi Hz. İbrahim “Hayır” deyince, “O halde Allah'tan iste” dedi. Hz. İbrahim: “Allah'ın benim halimi bilmesi yeter! Hasbiyallahü ve ni'mel vekîl” deyince, Allah (c.c.): “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve selâmet ol” buyurdu. Allah (c.c.): “İbrahim için serin ve selâmet ol” buyurunca, ateşin kimyası bozuldu ve Hz. İbrahim'in sadece el ve ayak bağlarını yakıp onu bağlardan kurtardı. O Yüce Allah ol deyince neler olmaz ki! Düştüğü yer yemyeşil çimen oldu, kırmızı gül ve nergis çiçekleri ile doldu, yerden tatlı sular fışkırdı ve Hz. Cebrâil cennetten bir gömlek getirip Allah'ın “halîlim” dediği o tevhid kahramanı Hz. İbrahim'e giydirdi. Hz. İbrahim'in ateşten çıkması Yüce Allah buyuruyor: Allah kendisine mülk (saltanat) verdi diye (böbürlenip azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı (Nemrud'u) görmedin mi? Hani İbrahim ona: “Benim Rabbim yuhyî ve yümît (dirilten ve öldüren) dir” dedi. O: “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi. İbrahim: ”Kuşkusuz Allah güneşi doğudan getiriyor; haydi sen de batıdan getir (bakalım!)” deyince, o kâfir şaşırıp kaldı. Allah zâlimler topluluğuna hidayet etmez. (Bakara, 258) Aradan bir hafta geçmiş ve korkunç ateş kıpkızıl kızgın kor haline dönüşmüştü. Kalenin üstündeki en yüksek kuleden Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yeri izleyen Nemrud, onun yanmadığını görünce şaşkına döndü ve “ey İbrahim! Ateşten çıkıp buraya gelebilir misin?” dedi. Hz. İbrahim çıplak ayakları ile kıpkızıl kızgın korların üzerinden yürüyerek Nemrud'un yanına gelince, “Ey İbrahim! Seni ateşte yakmayan Rabbin kimdir? diye sordu. 558 Hz. İbrahim: “Benim Rabbim yuhyî ve yümîttir” yani ölü toprak maddelerine hayat verip dirilten, sonra onları öldürüp tekrar toprak maddelerine dönüştürendir dedi. Nemrud: “Ben de diriltir ve öldürürüm” dedi ve aklınca bunu kanıtlamak için zindandan iki mahkumu getirtip birini öldürdü ve diğerini serbest bıraktı. Nemrud'un beyin yapısının hayat-ölüm gerçeğini kavramadığını gören Hz. İbrahim, tartışmaya girmeyip başka bir konuya geçti ve “Kuşkusuz Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir yani dünyayı tersine döndür bakalım” deyince, Nemrud apışıp kaldı ve bir cevap veremedi. Evrene oranla atomun çekirdeğindeki protonlardan milyonlarca defa daha küçük olan dünyayı tersine döndürmeye gücü yetmeyen Nemrud, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a meydan okumaya kalkıştı ve Hz. İbrahim'e, “Rabbine söyle askerlerini göndersin de onunla savaşayım” dedi. Nemrud'un bu sözünü duyan Hz. Cebrâil secdeye kapanıp ağladı ve “Allahım! Bana izin ver de gidip onları helâk edeyim” dedi. Allah: “Sen sâkin ol, bak ben onu nasıl helâk edeceğim” buyurdu. Savaşa hazırlanan Nemrud göğe bakıp Allah'ın askerlerini beklerken, bir anda hava karardı ve yoğun yağmur bulutları gibi zehirli sivrisinekler ortalığı kapladı. Nemrud da askerleri de helâk oldu ve Hz. İbrahim de oradan hicret etti. Hz. İbrahim'in Filistine hicreti Yüce Allah buyuruyor: (İbrahim:) “Doğrusu ben Rabbim'e (irâde ettiği yere) gideceğim. O bana yol gösterir” dedi. (Sâffât, 99) Hz. İbrahim eşi Sâre ve yeğeni Hz. Lût ile birlikte önce Harrân'a gidip orada bir müddet kaldı. Sonra oradan Şam'a, Mısır'a gitti ve sonuçta Filistin'e yerleşti.

8 Haziran 2023 Perşembe

NUR VE ZULÜMAT

NUR VE ZULÜMAT
k Yüce Allah buyuruyor: Gökleri, yeri yaratan, zulümâtı ve nûru var eden Allah'a hamdolsun. (En'âm, 1) Ezelî irade ve takdiri yani evrensel plan ve projesi doğrultusunda önce nur ile zulümâtı yaratan Allah, nurdan madde ötesi ruhsal varlıklar olan melekleri ve zulümattan madde âlemindeki bitki, hayvan ve insan türü varlıkları yaratmış ve varlıklar arasında kesin bir denge-düzen kurmuştur. Ancak madde âlemi ile madde ötesi âlemler arasında denge-düzen ve yaşam koşulları açısından çok büyük farklılıklar olduğundan, meleklerin, hayvanların ve insanların yaşam koşulları farklıdır. Melekler Nurdan yaratılan ve madde ötesi ruhsal varlıklar olan meleklerde şehvet, öfke, onur, benlik ve ihtiras gibi nefsânî (hayvansal) duygular olmadığından, aralarında tartışmaz ve Allah'ın emirlerine isyan etmezler. Ayrıca yemez, içmez, rızık peşinde koşmaz ve eşlenip üremezler. Sürekli ruhsal zevkler ve mânevî feyizlerle yaşayan melekler, feyizlerinin ve ruhsal zevklerinin kesintiye uğramaması için, bizim havayı soluduğumuz gibi sürekli Allah'ı (c.c.) hamd ile tesbih eder ve Yüce Allah'ın emirlerini yerine getirirken en büyük mutluluğu yaşarlar. Hayvanlar Zulümattan yani sadece madde âlemindeki ölü atomlardan yaratılan ve madde ötesi âlemlerle ilişiği sağlayacak duyguları olmayan hayvanlar, doğal olarak melekler gibi akıllı bilinçli ve uyumlu olamaz, mânevî feyizleri tadamaz ve ruhsal zevkleri yaşayamazlar. Dünyada sevap ve âhirette cennet beklentileri olmayan ve ölümü bilmeden yaşayan hayvanlar, şehvet ve öfke gibi nefsânî duygularını tatmin etmek için gece-gündüz rızık peşinde koşuşur, avını yakalama ya da canını savunma amacı ile birbirleriyle boğuşur, yer, içer ve eşlenip ürerler. İnsanlar Yüce Allah buyuruyor: O'nun (Âdem'in) yaratılışını tam düzenlediğim ve (emrimdeki) ruhumdan ona üflediğim (hayat verdiğim) anda, onun için derhal secde edin. (Sâd, 72) 564 İnsanı hayvanlardan ayıran, yeryüzüne halife (egemen) kılan, meleklere secde (saygı) yaptıran ve cennete aday yapan, ölü atomlardan yaratılan bedensel yapısı değil, ilâhî bir sır olan ruhu ve kalbinin derinliklerindeki gönül denilen nurânî duygusudur. İnsan gönül denilen nûrânî duygusu ile kendini ve kendini yaratan Rabbini bilir ve sadece O'na yönelir. Ölümü bile bile yaşama zorunluluğunda olan insan, nefsini ve gaflet perdelerini aşıp Rabbine yönelince ve sadece O'na kulluk edince, melekler gibi mânevî feyizler alır, tüm duyguları ile tatmin olur ve ruhsal huzura kavuşur. Yüce Allah buyuruyor: İyi bilin ki, gönüller (ancak) Allah'ı anmakla tatmin olur. (Ra'd, 28) Gözler güzel renkleri ve güzel görüntüleri, kulaklar güzel sesleri ve damaklar çeşitli tatlı şeyleri istediği gibi gönüller de Allah'ı ister ve ancak Allah'ı anmakla tatmin olur. Her çeşit sıkıntı, bunalım ve gönül darlığından kurtulmak isteyenler, ruhsal huzuru ve mutluluğu arayanlar, tevbe edip gönüllerini günahlardan arındırsalar ve Allah Allah diye yansalar, kendilerini başka dünyalarda bulur ve huzura kavuşup her açıdan mutlu olurlar. Günahlardan arınan ve Allah sevgisi ile dolan gönüllere gayb (gizlilik) âleminden mânevî kapılar açılır ve o kapılardan gizli sırlar gelmeye başlar. Zamanla onlar gönül ehli olur ve yapacakları her işi gönüllerine danışırlar. İşte gerçek insanlık budur, çünkü insan bu fıtrat üzere yaratılmıştır. İnsan bu fâni dünyada nurun simgesi olan ruhsal hayatı tercih ederse, sonu cennetle noktalanır. Zulümâtın simgesi olan hayvansal hayatı tercih ederse, sonu cehennemle noktalanır!..

OTUZ ÜÇER DEFA TESBİH, HAMD VE TEKBİR

OTUZ ÜÇER DEFA TESBİH, HAMD VE TEKBİR
k Ebû Hureyre radıyallahu anhü diyor ki: Muhâcirlerin fakirleri Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme geldiler ve dediler ki: Varlıklı (müslüman) lar yüksek derecelere ve sonsuz nîmetlere erişip gittiler. (Çünkü) biz namaz kıldığımız gibi onlar da kılıyorlar ve biz oruç tuttuğumuz gibi onlar da tutuyorlar. (Ancak) onların fazla malları olduğundan, hac ve umre yapıyorlar, cihad ediyorlar ve sadaka da veriyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara: “Sizden önde gidenlere erişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz ve sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimsenin sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi haber vereyim mi?” buyurdu. Sahâbeler evet, ey Allah'ın Resûlü deyince, Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Her namazın ardından otuz üçer defa tesbih (sübhânallah), hamd (elhamdülillâh) ve tekbir getirirsiniz (Allahu Ekber) dersiniz”. (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd) Medine'nin yerli halkına “ensâr” ve Mekke'den Medine'ye hicret edenlere de “muhâcir” ve çoğul olarak “muhâcirîn” denir. Muhâcirler içinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman bin Avf gibi varlıklı kişiler de vardı ama genelde çoğunluğu fakirdi ve en fakirleri bu hadîs-i şerîfin râvîsi Hz. Ebu Hureyre'nin de içinde bulunduğu “Ashâb-ı Suffe” denilen muhâcirlerdi. Ashâb-ı Suffe'den bir grup sahâbe, ya Resûlallah! Varlıklı müslümanlar Allah katında yüksek derecelere ve cennetteki sonsuz nimetlere eriştiler. Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, ayrıca hac, umre, cihad ve sadaka gibi ibâdetleri de yapıyorlar. Bu nedenle biz onların derecesine ulaşamayız diye yakındılar. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) onlara: Her namazın ardından 33 defa sübhânallah, 33 defa elhamdülillâh ve 33 defa Allahu Ekber demelerini tavsiye etti. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim her namazın ardından otuz üç defa Allah'ı tesbih eder (sübhânallah der), otuz üç defa Allah'ı hamd eder (elhamdülillâh der), otuz üç defa Allah'ı tekbir eder (Allahu Ekber der) ve yüzü tamamla- 581 mak için de, lâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile bağışlanır. (Müslim-Nesâî) Kim beş vakit namazın ardından yavaş yavaş ve tane tane 33 defa sübhânallah sübhânallah, 33 defa elhamdülillâh elhamdülillâh, 33 defa Allahu Ekber Allahu Ekber der ve sonunda yüzü tamamlamak için bir defa da, lâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l- hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr derse, deniz köpükleri kadar günahları olsa bile bağışlanır. Bu tesbihatlar namaza dahil değil, namazın dışında çok yüksek ücretli mânevî mesailerdir. Kim namazdan sonra mesâiye kalıp bu tesbihatları yaparsa, deniz köpükleri kadar küçük günahları olsa bile onlardan arınır, gönlü nurlanır ve amel defterine bol bol sevap yazılır. Hanefî'ye göre bu tesbihatların namazın son sünnetlerinden sonra, Şâfi ve Mâlikî'ye göre de, farzların ardından ve son sünnetten önce yapılması sünnettir. Asr-ı Saadette, Hulefâ-i Râşidîn (dört halife) döneminde ve günümüzde Türkiye hâriç, dünyanın hiçbir yerinde bu tesbihat cemaat halinde ve müezzinlerin komutu ile yapılmadığı için bizim de bu kurala uymamız ve tesbihatı kendi kendimize yapmamız sünnete daha uygundur. Peygamberimiz (s.a.v.) ve sahâbelerin hiçbiri tesbih kullanmadılar. Sadece yaşlı kadınlardan bazıları, 33 sayısından az ya da fazla yapmamak ve sünnete tam uymak için yanlarında 33 er adet hurma çekirdeği bulundurur ve tesbih olarak onları kullanırlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) onları gördüğü halde men etmediği (yasaklamadığı) için günümüzde cicili bicili tesbihlerin kullanılmasına bid'at ya da mekruh denilemez. Ancak! Peygamberimiz (s.a.v.) kadınlara bir gün şöyle buyurdu: Tesbih (sübhânallah), tehlil (lâ ilâhe illâllah) ve takdîs (sübbûhün kuddûs'ün) zikrine devam edin ve parmak uçlarınızla sayın. Çünkü onlar kıyâmet günü (mahşer yerinde) konuşup sizin için şâhitlik yapacaklar. (Tirmizî-Hâkim)

ÖFKE VE ŞEYTAN

ÖFKE VE ŞEYTAN
k Öfke nedir? Melekler hariç, insan, cin ve hayvan türü canlı varlıklarda bulunan ve irade gücü üzerinde açık etkisi olan nefsânî duyguya öfke denir. Bu duygu daha ana karnında gelişmeye başlar, yaşam boyu devam eder ve insanın ölümü ile sona erer. Küçük bebeklerin acıkınca kızıp ağlamaları ve yatağa bağımlı yaşlıların gereken ilgiyi görmeyince gücenip sinirlenmeleri, öfke duygusunun belirtileridir. Yüce Allah buyuruyor: Onlar (o takvâ kullar) ki, bollukta da darlıkta da (Allah yolunda) harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları (n suçunu) bağışlarlar. Allah iyilik yapanları sever. (Âl-i İmrân, 134) Öfke duygusu ile doğan, öfke duygusu ile yaşayan ve ölünceye kadar bu duyguyu taşıyacak olan insanın, hiç kızmaması ve öfkelenmemesi eşyanın tabiatına ters düştüğünden, Allah (c.c.): Onlar hiç öfkelenmezler yerine, “öfkelerini yutarlar ve insanların suçunu bağışlarlar” buyurarak, bağırıp çağırmadan öfkeyi yutmanın ve bağışlamanın takvâlık alâmeti olduğunu vurguluyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Gerçek yiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan (ve öfkesini yutan) kimsedir. (Buhârî-Müslim) Aşırı derecede kızan ve sinirlenen bir kimsenin öfkesini yutup nefsine hâkim olması yani nefsini yenmesi, güreşte en zorlu rakibini yenmesinden daha güç olduğundan, Peygamberimiz (s.a.v.): “Gerçek yiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir” buyuruyor ve bunların gerçek yiğit olduğunu vurguluyor. Öfke şecaat, tehevvür ve cübün olmak üzere üç kısımdır; Şecaat: Dinin, aklın ve mantığın gereği öfkelenilmesi gereken yerde bilinçli olarak öfkelenmeye ve gereken tepkiyi göstermeye şecaat (yiğitlik) ve bunun aksine korkaklık denir. Eğer sahâbeler şecaatlı davranmayıp korkak ve pasif olsalardı, müşriklere karşı tepki gösterip dini savunamaz, Allah yolunda cihad edemez ve İslâmı bu günlere taşıyamazlardı. 583 Tehevvür: Olur olmaz her şeye kızmaya, bağırıp çağırmaya ve sonunu düşünmeden gereksiz yere kabadayılık taslamaya tehevvür (aniden parlama) denir. İşte yuvaları yıkan, çocukları yetim bırakan, cezaevlerini dolduran, terör estiren ve dünyayı kana boyayan olayların kökeninde tehevvür yani sonunu düşünmeden gereksiz yere kabadayılık taslama ve aniden parlama vardır. Cübün: Tepki göstermesi gereken yerlerde, gerekli tepkiyi gösteremeyecek derecede duyarsız olmaya, ailesinin namusunu ve düşmanlara karşı dinini savunamayacak derecede korkak, ürkek ve pasif olmaya da cübün (korkaklık ve evhama dayanan çekingenlik) denir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Her işin hayırlısı ortasıdır. (Beyhakî) Dinimizde her işin hayırlısı ortası olduğundan, iki aşırı uç olan tehevvür (aniden parlama) ile cübün (korkaklık ve evhama dayanan çekingenlik) yasaklanmış ve ortası olan şecaat övülmüştür. Yüce Allah buyuruyor: Onlar (gerçek mü'minler), büyük günahlardan, hayasızlıktan kaçınırlar ve kızdıkları zaman da (öfkelerini yutup) bağışlarlar. (Şûrâ, 37) İşte gerçek mü'minler, öncelikle büyük günahlardan, hayasızlıktan yani her çeşit çirkin söz ve davranışlardan kaçınırlar, kızdıkları zaman da aniden parlamayıp öfkelerini yutarlar ve kendilerine haksızlık edenleri bile bağışlarlar. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kim intikam almaya gücü yettiği halde öfkesini yutarsa (sabrederse), Allahu Teâlâ o kimseyi kıyâmet günü herkesin gözü önünde (bir yere) davet eder ve hûriler arasından dilediğini seçmede serbest bırakır. (Tirmizî-Ebû Dâvûd-İbni Mâce) Ne yazık ki her dönemde şecaatlı müslümanlar azınlıkta olup tehevvürlü insanlar çoğunlukta olduğundan, Kur'an-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde “kızdıkları zaman öfkesini yutanlar” övülmüş ve tehevvürlü olanlar da yerilmiştir. Öfke-şeytan ilişkisi Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Öfke, insanın kalbinde (her an parlamaya hazır) bir ateştir. (Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Öfke şeytandandır, şeytan ise ateşten (ısıdan) yaratıldı. (Ebû Dâvûd) 584 Allah'ın zikri ile nurlanan gönüller, nurdan yaratılan meleklerle uyum sağladıkları ve onlardan sürekli ilhamlar aldıkları gibi her an patlamaya hazır bir ateş olan öfke duygusu da, kendisi gibi ateşten yaratılan şeytanlarla uyum sağlar ve onlardan sürekli dürtüler alır. Her insanın kalbinde öfke duygusu denilen ve her an patlamaya hazır bir ateş (bomba) vardır ve ne yazık ki bu bombanın kumandası da genelde şeytanın elindedir. Ancak Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, bizim elimizde şeytanın kumandasını etkisiz hale getirecek daha güçlü bir kumanda vardır. Yüce Allah buyuruyor: Eğer şeytan seni dürtükleyecek olursa, hemen Allah'a sığın. Kuşkusuz O, her şeyi işitendir, bilendir. (Fussilet, 36) Şeytandan dürtüler ve kışkırtmalar yani öfke bombamızı patlacak sinyaller gelmeye başlayınca, hemen “Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm” diye Allah'a sığınalım, şeytana muhatab olmayalım. Kuşkusuz her şeyi işiten ve her şeyi bilen Allah bizi korur ve şeytanın sinyallerini boşa çıkarır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Öfke şeytandandır, sizden biriniz öfkelendiği zaman ayakta ise hemen otursun, oturuyorsa yatsın, uzansın. (Râmûzü'l-ehâdîs) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Öfke şeytandandır, şeytan ateşten yaratıldı, ateşi ancak su söndürür. (Bu nedenle) sizden biriniz öfkelendiği zaman (ılık su ile) gusül abdesti alsın. (İbni Asâkir)

ÖRF VE ÂDET

ÖRF VE ÂDET
k Yüce Allah buyuruyor: (Hani İbrahim) babasına ve kavmine: “Sizin karşısına dikilip tapındığınız (saygı duruşu yaptığınız) şu heykeller de nedir ki?” demişti. (Kavmi) dediler ki: “Biz babalarımızı onlara tapar bulduk”. (İbrahim:) “Andolsun ki, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz” dedi. (Enbiyâ, 52-53-54) İnsanların kendilerine özel farklı alışkanlıkları olduğu gibi toplumların da yaşadıkları çağlara, ülkelere ve yörelere göre farklı alışkanlıkları vardır. İşte bunlara örf ve âdet denir. Genelde saygın kişiler tarafından başlatılan, sonra topluma yansıyıp yaygınlaşan ve tekrarlana tekrarlana alışkanlık haline gelen örf ve âdetler, câhil toplumlarda tehlikeli boyutlara ulaşır ve zamanla dînî kuralların yerini alır. Bu nedenle peygamberlere karşı en çetin direnişler, din karşıtı örf ve âdetlerine katı bir şekilde bağlı olan toplumlardan gelmiş ve “Biz babalarımızı böyle bulduk” diye putlaştırdıkları katı örf ve âdetlerinden kopup îman edememişlerdir. İşte bu toplumlardan biri de Hz. İbrahim'in kavmidir. Tevhidin simgesi olan Hz. İbrahim gibi bir peygamber onlara: “Sizin karşısına dikilip tapındığınız (saygı duruşu yaptığınız) şu heykeller de nedir ki” deyince, “Biz babalarımızı onlara tapar bulduk” dediler ve putlaştırdıkları heykellerden kopup îman edemediler. Hz. İbrahim'in kavmi “Biz babalarımızı onlara tapar bulduk” diye putlaştırdıkları heykellerden ve ilkelerden kopup îman edemedikleri gibi, Günümüzde de söz, nişan ve evlenme cemiyeti gibi en çok karşılaştığımız konularda bile Allah'ın (c.c.) emirleri ve Peygamberimiz (s.a.v.) in sünnetleri unutuluyor ve beş vakit namazı kılan hatta Kâbe'ye yüz süren müslümanlar bile “Bizim âdetimiz ve geleneklerimiz böyle” diye, dine ters düşen âdet ve gelenekleri savunuyor ve onlardan kopup gerçeği kabullenemiyor. Müslümanların bu duruma düşmemeleri için dinimizi iyi bilmeleri ve Allah'ın (c.c.) emirleri ile örf ve âdetler çatıştığında, derhal ve hiç tereddütsüz Allah'ın emirleri tercih edilmelidir. 594 Yüce Allah buyuruyor: Onlar (müşrikler) câhiliye (döneminin İslâm öncesi) hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan bir toplum için, hükmü Allah'tan daha güzel olan kim vardır? (Mâide, 50) Kendi örf ve âdetlerini İslâmî kurallara tercih edenler ve yanlışta direnenler, müşrikler gibi İslâm öncesi câhiliye hükmünün uygulanmasını mı istiyorlar? Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ölenin arkasından yüzünü tırmalayan, yakasını yırtıp parçalayan ve câhiliye insanı gibi bağıra bağıra ağıtlar yakıp kendisine beddua eden, bizden (yoluma tâbi olanlardan) değildir. (Buhârî-Müslim-Nesâî-Tirmizî-İbni Mâce)

PAZARTESİ VE PERŞEMBE GÜNLERİ

PAZARTESİ VE PERŞEMBE GÜNLERİ
k Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah ağaçları (bitkileri) pazartesi günü yarattı. (Müslim) Dünya gezegeni bir zamanlar kızgın gaz kütlesi halinde idi ve üzerinde sadece ateşten yaratılan cinler yaşıyordu. Allah (c.c.) ezelî takdirinin gereği bitki, hayvan ve insan türü varlıkları yaratmayı dileyince, yer kabuğunu canlı varlıkların yaşam koşullarına göre düzenledi ve bir pazartesi günü ilk önce ağaçları (basit bitki türlerini) yaratarak yeryüzünde canlı varlıklar dönemini başlattı. Ebû Katâde radıyallahu anhü diyor ki: Resûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'e pazartesi günü oruç tutmanın önemi sorulunca, şöyle buyurdu: “O gün benim doğduğum, Peygamber olduğum (ya da vahiy geldiği) gündür”. (Müslim) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.), Rebîulevvel ayının 12'nci Pazartesi günü ana karnından dünyaya teşrif buyurdu. Kırk yaşına gelince yine Rebîulevvel ayının 12'nci Pazartesi günü Nûr Dağında Hz. Cebrâil gelip ilk vahyi “Oku ya Muhammed!” âyetini getirdi ve Allah (c.c.) tarafından peygamberlik görevine atandığını bildirdi. 598 Hicretin 11'inci yılı Rebîulevvel ayının 12'nci Pazartesi günü Peygamberimiz (s.a.v.) hasta yatağında yatıyordu. Bu defa ölüm meleği Hz. Azrâil geldi ve “Eğer izin verirsen ruhunu alıp seni sevgili Rabbine kavuşturacağım. Eğer izin vermezsen sadece ziyaret edip gideceğim” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Gel Azrâil gel, görevini yap ve beni sevgili Rabbime kavuştur” deyince, Hz. Azrâil hayatının en güç görevini yaptı ve son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) in mübârek ve kutsal ruhunu alıp Mele-i a'lâ'ya götürdü ve sevgili Rabbine kavuşturdu. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Ameller (ibâdetler) pazartesi ve perşembe günleri (Allah'a) arz olunur. Ben, oruçlu iken amellerimin (Allah'a) arz olunmasını isterim. (Tirmizî) Ka'b İbni Mâlik radıyallahu anhü diyor ki: Peygamber (imiz) sallâllahu aleyhi ve sellem Tebuk Harbine perşembe günü çıktı. Gerçekte perşembe günleri yolculuğa çıkmayı severdi. (Buhârî-Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Pazartesi ve perşembe günleri cennetin kapıları açılır. Din kardeşi ile aralarında düşmanlık, dargınlık bulunan kişi hâriç, Allah'a ortak koşmayan her kulun günahları bağışlanır. (Meleklere) denir ki: Siz şu iki kişiyi barışıncaya kadar erteleyin, siz şu iki kişiyi barışıncaya kadar erteleyin! (Müslim-Ebû Dâvûd) Çağımızda elektronların atomun çekirdeği etrafındaki dönüşünü, dünyanın, ayın, güneşin, yıldızların ve galaksilerin belirli bir merkezin etrafındaki dönüşünü izliyoruz. Ancak bu evrensel olayın perde arkasını ve mânevî yönünü bilemediğimiz için, Peygamberimiz (s.a.v.) in saygı gösterdiği ve ibâdetlerle değerlendirdiği günlere, aylara ve kutsal gecelere bizler de saygı gösterelim, ibâdetlerle değerlendirelim ve ölüm gelmeden önce âhiret âlemine yatırım yapalım!..

RECEB AYI VE REGÂİB GECESİ

RECEB AYI VE REGÂİB GECESİ
k Yüce Allah buyuruyor: Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın yazısına göre, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb) haram aylardır. (Tevbe, 36) Kuşkusuz dünyada birbirinden farklı pek çok takvimler vardır ve bunların her birinde ayların sayısı on ikidir. Ancak Allah katında geçerli olanı, içlerinde Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Receb gibi kamerî ayların bulunduğu takvimdir. Kamerî aylardan dördüne haram (saygın) aylar denir ve bunlardan biri de Receb ayıdır. Receb ayı Ramazan'ın müjdecisi olan üç ayların da baş- 616 langıcı olduğundan, gerçekten çok değerli bir aydır. Ancak Receb ayının ilk cuma gecesinde Allah'ın (c.c.) mü'min kullarına ihsanı ve ikramı çok bol olduğundan, o geceye Regâib Gecesi denir. Regâib Gecesi de diğer mübârek geceler gibi cân-ı gönülden tevbe edip günahlardan arınma ve mânevî açıdan üst derecelere fırlama rampasıdır. Bu nedenle Regâib Gecesini oyun, eğlence ve gafletle geçirmeyelim, aksine mânevî fırlama rampasından üst derecelere yükselmeye çalışalım. Bu mübârek gecelerin mânevî feyzinden yararlanmak için öncelikle sonradan ortaya çıkan her çeşit bid'atlardan kaçınalım ve Allah katında geçerli olan ibâdetleri yapmaya özen gösterelim. Örneğin, Regâib Gecesi ile ilgili özel bir namaz yoktur ve bu bağlamda rivayet edilen hadisler, hadis ilminin uzmanları olan muhaddislere göre, “hadîs-i mevdû” yani uydurma hadislerdir. Bu nedenle Regâib Gecesinde de, diğer kandil gecelerinde olduğu gibi öncelikle çok tevbe edip günahlardan arınmaya çalışalım ve onları mezara taşımayalım. Sonra kaza namazı kılıp sırtımızdaki borç yükünü hafifletelim. Ayrıca Kur'an okuyarak ve zikir ederek kalplerimizi parlatalım ve salâvât-ı şerîfe getirip sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ile mânevî bağlantı kuralım. Regâip Gecesinin bir diğer özelliği de kesinliği kanıtlanamayan rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) in babası Hz. Abdullah ile annesi Hz. Âmine'nin evlendiği ve Peygamberimiz (s.a.v.) in, son peygamber olarak dünyaya teşrif etmek üzere ana rahmine intikal ettiği gecedir.

RIDVAN BİATI VE SONUÇLARI



RIDVAN BİATI VE SONUÇLARI

k Hiçbir peygamber rahat etmek, lüks ve konfor içinde yaşamak ve bir köşeye çekilip kendisine tâbi olanlardan saygı ve iltifatlar görüp el öptürmek için bu dünyaya gelmediği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) de rahat etmek ve gülüp eğlenmek için bu fâni dünyaya gelmedi. Âlemlere rahmet olan Peygamberimiz (s.a.v.) in çocukluğu yetimlik, gözyaşları ve gençliği yoksulluk ile geçti. 25 yaşında Hz. Hadîce ile evlenin- 617 ce mutlu bir yuvaya kavuştu ama 40 yaşında peygamber olunca hayatının en zorlu günleri başladı. Tam on üç yıl yarı vahşi Mekke müşriklerinin en acımasız zulüm, baskı ve hakaretlerine sabretti ve onları İslâm'a davet etti. Sonra kılıçların gölgesinde yapılan zorlu bir hicret olayı ile Medine'de yeni bir dönem başladı ve ilk İslâm Devleti kuruldu. Bilâl-i Habeşî ezan okuyor, beş vakit namaz cemaatle kılınıyor ve ruhlara feyizler saçan sohbetler yapılıyordu ama İslâm düşmanları da boş durmuyordu ki! Bu nedenle yeni kurulan İslâm Devletinin beş yılı savaşla geçti. Peygamberimiz (s.a.v.) ve onun seçkin sahâbeleri bu beş yıl içinde bir yanda Bedir, Uhud ve Hendek'te müşriklerle savaşırken, diğer yanda Medine'nin yakınındaki Benî Nadîr, Benî Kurayza ve Benî Kaynuka gibi yahudi kabileleri ile de savaşma zorunluluğunda kaldılar. Son olarak Mekke müşriklerinin başını çektiği 10.000 kişilik müşrik ordusu, Hendek Savaşında Allah'ın (c.c.) yardımı ile tam bozguna uğrayınca, Mekke müşriklerinin artık Medine'ye saldıracak güçleri, moralleri kalmadı ve müslümanlar için yeni ufuklar açıldı. k k k Peygamberimiz (s.a.v.) hicretin 6. yılının Zilkâde ayında, Kâbe'yi tavaf etmek ve umre yapmak için yaklaşık bin 500 kişilik Ashâb-ı kirâmı ile birlikte Mekke'ye doğru yola çıktı. Zul-Huleyfe denilen mîkat yerine gelince ihramları giyip umreye niyet ettiler ve kurbanlık develeri işaretlediler. Mekke yakınındaki Hudeybiye'ye yaklaşınca Peygamberimiz (s.a.v.) in Kusvâ adındaki devesi birden yere çöktü ve sahâbelerin tüm çabalarına rağmen ayağa kalkmayınca Peygamberimiz (s.a.v.): “Onun böyle çökme âdeti yoktu. Fili Mekke'ye sokmayan Rabbim, şimdi bunu çöktürdü” buyurdu. Gerçekten Rabbimiz deveyi çöktürmüştü. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) in kalabalık bir ordu ile Mekke'ye doğru yola çıktığını haber alan Mekke müşrikleri, diğer müşrik kabileleri de toplayıp Hudeybiye'nin girişinde mevzilenmişler, müslümanlara aniden saldırmak için fırsat bekliyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) devesi Kusvâ'ya “kalk” deyince hemen kalktı. Ancak yönünü değiştirdi ve başka bir yola yönelip Hudeybiye'nin sonundaki susuz bir kuyunun yanında yere çöktü. Kusvâ susuz bir kuyunun yanında çöktü ama sahâbeler ve develer susuzdu ve yanlarında hiç suları kalmamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) kuyunun içine bir ok atınca, susuz kuyu bir anda ağzına kadar su ile doldu, sahâbeler ve develer bol bol içip suya kandı. 618 Peygamberimiz (s.a.v.) savaş için değil, sadece umre yapmak için Mekke'ye geldiklerini haber vermek üzere Haraş İbni Ümeyye'yi müşriklere elçi olarak gönderdi. Müşrikler Hz. Haraş'ı daha dinlemeden öldürmeye kalkışınca, Hz. Haraş geri dönüp geldi ve durumu anlattı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) müşriklere elçi olarak Hz. Osman'ı gönderdi. Müşrikler Hz. Osman'ı hoş karşıladılar ve Kâbe'yi tavaf etmesine izin verdiler. Ancak Hz. Osman, “Resûlullah Kâbe'yi tavaf etmeden, ben tavaf edemem” deyince kızdılar ve onu tutukladılar. Hz. Osman'ın geri gelmesi gecikince ve üstelik müşrikler tarafından şehit edildiği söylentileri yayılınca, ortam çok gerildi ve savaşmanın dışında başka bir alternatif kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) sırtını Semüre ağacına yaslayıp oturdu ve sahâbelerin her birinden teker teker “Düşman karşısında asla geri dönmemek ve şehit oluncaya kadar Allah yolunda savaşmak üzere” biat (kesin söz) aldı. İşte bu sözleşmeye Rıdvan biatı denir. Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki, (Hudeybiye'de) o ağacın altında sana biat ederlerken Allah o mü'minlerden razı oldu. Kalplerindeki (doğruluğu) bildiği için onlara huzur, güven (duygusu) verdi ve onları yakın bir fetih (Hayber'in fethi) ile ödüllendirdi. (Fetih, 18) Müşrikler, sahâbelerin din konusundaki bu olağanüstü duyarlılığını, Peygambere itaatini ve kesin sözleşmeyi görünce, ürküp derhal Hz. Osman'ı geri gönderdiler ve karşılıklı saldırmazlık anlaşması yapmayı kabul ettiler. Hudeybiye'de müslümanlarla müşrikler arasında yapılan bu sözleşmeye Hudeybiye Anlaşması denir. Bu anlaşma ile müşriklerin üzerindeki kabile baskısı kalkınca ve müslümanlarla daha sık görüşmeye başlayınca, İslâm'ı yakından tanıyan müşrikler hızla müslüman olmaya başladı ve kısa zamanda müslümanların sayısı ikiye katladı. Diğer yandan Medinelilerin Şam yolu üzerindeki Hayber'de toplanan yahudiler, müslümanlar için bir tehlike olmaya başlamıştı. Ancak daha tehlikeli ve daha güçlü olan birleşik müşrik orduları ile uğraşan Peygamberimiz (s.a.v.), ikinci bir cephe açmamak için Hayber meselesini erteliyordu. Hudeybiye Anlaşması ile müşrik ordularının Medine'ye saldırmaları önlenince, Peygamberimiz (s.a.v.) Hayber meselesine yöneldi ve hicretin 7. yılında Hayber'deki kaleler tek tek fethedildi.

RUH VE HAYAT

RUH VE HAYAT
k Yüce Allah buyuruyor: Hani Rabbin meleklere buyurmuştu ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını (organlarını) tam düzenlediğim ve (emrimdeki) ruhumdan ona üflediğim (hayat verdiğim) zaman, onun için derhal secde (saygı) yapın. (Sâd, 71-72) Çamurun özünden yani oksijen, karbon, azot, hidrojen, kalsiyum, potasyum, fosfor, sodyum, klor, kükürt, magnezyum ve demir gibi elementlerden yaratılan, iç ve dış organları ile dolaşım, solunum, sindirim ve sinir sistemleri düzenlenen Hz. Âdem'in ruhsuz bedeni kuru bir çamur yığını halinde yerde yatıyordu. Allah (c.c.) Hz. Âdem'in kupkuru çamur yığını halindeki cansız bedenine ilâhî bir sır ve hayatın kaynağı olan emrindeki ruhtan üfleyince, yani cansız bedeni ruh ile birleşince, Düğmesine basılan tam otomatik bir makinenin çarkları gibi tüm organları ve tüm sistemleri derhal çalışmaya başladı ve Hz. Âdem ilk insan olarak evrendeki saygın varlıklar arasına katıldı. Hz. Âdem kupkuru bir çamur yığını halinde yerde yatarken, henüz insan bile değildi ve mânevî açıdan da hiçbir değeri yoktu. Bu nedenle Allah 627 (c.c.) akıllı ve bilinçli varlıklar olan melekleri, Hz. Âdem'in kuru çamur yığını halindeki ruhsuz bedenine değil, “(Emrimdeki) ruhumdan ona üflediğim (hayat verdiğim) zaman, onun için derhal secde (saygı) yapın” buyurarak, gerçek ve kalıcı kişiliği olan ruhuna secde ettirdi. İşte insanın gerçek kalıtsal kişiliği, saygınlığı, akıllı ve bilinçli bir varlık olması ve bunların da ötesinde o güzelim cennete aday ve Cemâlullah'a tâlip olması, sadece ruhsal kişiliğine bağlıdır. Ya ruh bedenden tekrar ayrılınca! Ruh bedenden ayrıldığı an ölüm dediğimiz olay gerçekleşir, insanın dünya hayatı sona erer ve mâkamı, mevkii ne olursa olsun adı cenaze olur. Sonra çürüme olayı başlar ve insanın bedeni tekrar aslına, yani oksijen, karbon, azot, hidrojen, kalsiyum, potasyum, fosfor, sodyum, kükürt, klor, demir ve magnezyum gibi elementlere dönüşür. Ancak ilâhî bir sır olan ve niteliği bilinmeyen ruh, ölümsüz olduğundan bedenin ölümü ile ölmez ve bedenin çürümesi ile çürümez. Dünyadaki inanç ve yaşantısı doğrultusunda ya cennet bahçesine dönüşen kabrinde huzur içinde yatar ya da cehennem çukuruna dönüşen kabrinde hak ettiği azabı çeker. Peki, ruh nedir? Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin (ol) emrindendir ve size (ruh konusunda) ancak “az” ilim verilmiştir. (İsrâ, 85) Mekke müşriklerinin ruh ile ilgili soruları üzerine Allah (c.c.), Ruhun “Emr-i Rabbânî” yani ilâhî bir emir olduğunu ve bu nedenle insanlara bu konuda az ilim (bilgi) verildiğini bildirdi. İnsanlar ilk çağlardan beri bedensel yapımızı oluşturan bilinçsiz et, kan ve kemik yığınlarının ötesinde, hayat kaynağı olan ve adına “ruh” denilen bir gücün varlığını sezmişler ve hatta farklı dönemlerde yaşayan bilim adamları bu konuda araştırmalar da yapmışlar ama... Sadece zanna (varsayıma) dayanan görüşleri Allah'ın (c.c.) koymuş olduğu az sınırını aşamadığı için ruh konusundaki bilgileri az ile sınırlı kalmış ve daha ileri gidememişlerdir. Çağımıza gelince!.. Çağımızda üstün teknoloji ile donatılmış modern laboratuvarlarda hüc- 628 releri, hücrelerin iç yapısını, çekirdeğini ve çekirdeğindeki kromozomları, genleri ve DNA moleküllerini didik didik araştıran bilim adamları, Melekler gibi madde ötesi olan ruhu, görüntülü cihazlarında izleyemedikleri için az sınırını aşamadılar ve hatta mânevî açıdan yeteneksiz olduklarından, eski çağların da gerisinde kaldılar. Diğer yandan ilk çağlardan beri ruh konusunda sadece varsayıma ya da efsâne, hurâfe, hayal ve hikâyelere dayanan asılsız görüşler de ortaya atılmış ve bazı sapıklar daha da ileri giderek ruhları çağırdıklarını ve onlarla görüştüklerini ileri sürmüş ve insanların kafasını karıştırmışlardır. Ruh konusunu en iyi bilenler kimlerdir? Başta peygamberler olmak üzere nefsini aşan ve ruhsal mâkama ulaşan büyük evliyaların ruh konusundaki bilgileri, gerçi Allah'ın (c.c.) ilmine oranla az kapsamında olsa da! Ruh-nefis çatışmasında ruhsal üstünlüğü sağlamayı başaranların, sürekli zikir ile keşifleri (kalp gözleri) açılanların ve ruhsal varlıklara daha yakın olanların ruh konusundaki bilgileri, hiç kuşkusuz bizim bilgilerimiz ile kıyaslanamayacak boyutlardadır. İşte keşfi açık evliyalar tasavvuf kitaplarında ve ehli sünnet âlimleri akâid kitaplarında ruh konusunda genel olarak Huve, Cevherun, Basiytun ve Mücerredün demişler ve bunların açıklamalarını ayrıntılı bir şekilde yapmışlardır. Bu açıklamaları kısaca özetlediğimizde!.. 1- Huve: Gâib zamiridir ve “o” yani ruh demektir. 2- Cevherun: Madde ve madde ötesi bütün varlıklar ya cevher ya da arazdır. Cevher; başka varlıklara bağımlı olmadan, kendi varlığını kendi kendine sürdürebilen madde ve madde ötesi tüm varlıklara cevher denir. Araz; kendi varlığını, kendi kendine sürdüremeyen ve başka varlıklara bağımlı olan renk, koku ve tat gibi özelliklere araz denir. Ehli sünnet inancına göre RUH cevherdir. Çünkü ruhun varlığını sürdürebilmesi, Hallâk-ı âlem olan (bütün âlemleri yaratan) Allah'tan (c.c.) başka hiçbir varlığa ve dolayısıyla beden denilen et ve kemik yığınına kesinlikle bağlı ve bağımlı değildir. Bu nedenle bedenler ölüp çürüse ve dağılıp aslına yani toprak maddelerine dönüşse de insanın aslı, gerçek ve kalıtsal kişiliği olan ruhlar aynı halde kalır ve berzah âleminde varlığını sürdürür. 3- Basiytun: Mürekkebin (bileşiğin) karşıtı olan cism-i basiyt (saf cisim) demektir. 629 Katı, sıvı ve gaz halindeki atomlarla ısının (güneş enerjisinin), geçici kimyasal birleşiminden yaratılan bedensel yapımızın, ölmesi ve ölünce çürüyüp dağılması ve tekrar aslına yani katı, sıvı ve gaz halindeki atomlara dönüşmesi, ne derece doğal ve hatta zorunlu ise!.. Cism-i basiyt (saf cisim) olan ruhumuzun da ölümsüz olması, aynı halde kalması ve çürüyüp dağılmaması da aynı derecede doğal ve hatta zorunludur. 4- Mücerredün: Maddeden arınmış, madde ötesi bir varlık demektir. Melekler gibi madde ötesi bir varlık olan ruhumuz, madde ötesi âlemlerdeki kanun ve kurallara tâbi olduğundan, doğal olarak bedenlerimiz gibi madde âlemindeki denge, düzen, çekim, kimya, fizik ve biyoloji gibi fıtrat kanunlarına tâbi ve bağımlı değildir. Madde âlemindeki Kevnü'l-fesad (oluşma-bozulma) kanunlarına tâbi olan bedenlerimiz, sürekli değişim sürecinden geçerken, aslımız ve kalıtsal kişiliğimiz olan ruhumuzda hiçbir değişiklik olmaz, hatta kanımız, böbreğimiz va kalbimiz değişse de gerçek kimliğimiz değişmez. Ölüm meleği Azrâil ruhla bedenimizi birbirinden ayırdığı, et ve kemik yığınına dönüşen ruhsuz bedenimiz cenaze adını aldığı ve o güzelim bedenimiz yer altında kokuşup, çürümeye başladığı ve korkunç bir görüntüye dönüştüğü zaman, Ruhumuz, evi yıkılan ve malı, mülkü dağılıp yapayalnız kalan bir garip gibi bunları izler, geçici dünya hayatına aldanmışsa ah diye şoka girer, sonra dünyadaki inanç ve yaşantısı doğrultusunda, Ya cennet bahçesine dönüşen kabrinde, mânevî feyizler ve ruhsal zevklerle ya da cehennem çukuruna dönüşen kabrinde çeşitli azaplarla kıyâmetin kopmasını bekler

7 Haziran 2023 Çarşamba

SADAKA VE ÇEŞİTLERİ



SADAKA VE ÇEŞİTLERİ
k Yüce Allah buyuruyor: Sizden birinize ölüm (ün belirtileri) geldiğinde: “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka versem ve iyilerden olsam!” demeden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin (yoksullara sadaka verin). (Münâfikûn, 10) Ölüm meleği Azrâil (a.s.) karşısına dikilip de gözlerinden perde kaldırıldığı ve hayatta iken inanması gereken şeyleri gözleri ile açıkça gördüğü zaman, pişmanlıktan içi yanar, kendini şiddetle kınar ve “Rabbim! (Ne olur) beni yakın bir süreye kadar ertelesen (hemen canımı almasan) da sadaka versem ve iyilerden olsam” der ama çook geç ve iş işten geçtikten sonra!.. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sadakanın en üstünü, sağlıklı olup da aşırı mala düşkün ve zengin olmaya istekli olduğun zaman ki verdiğin sadakadır. Sakın ha! Can boğaza dayandığı zaman, filâna şu kadar, filâna bu kadar verin diyecek zamana erteleme! Çünkü (o zaman malın) zaten filânların oldu ki! (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd-Nesâî-Ahmed İbni Hanbel) Ölümün belirtileri gelip de hayattan ümidini kesen kimse, gece-gündüz ve helâl-haram demeden hırsla çalışıp kazandığı mallarının artık kendisine hiçbir yararı olmayacağını ve özellikle arkasından sevmediği varislerine kalacağını anlayınca, Derin bir ah çekip, filân kimseye şu kadar para verin, filân kimselere şu eşyalarımı verin ve filân yerlere de şu kadar mal verin diye içi yana yana vasiyet eder ama vasiyet etmese de öldüğü an tüm malı, mülkü zaten başkalarının oldu ki! Yukarıda geçen âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerifde belirtildiği gibi sadakanın en güzeli, kişi sağlığı yerinde ve yaşama ümidi varken kendi eliyle verdiği çeşitli hayırlar ve sadakalardır. Sadaka vermekle mal eksilir mi? Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) De ki: Kuşkusuz Rabbim kullarından dilediğine rızkı yayar (bol rızık verir) ve (dilediğine de) kısar. Siz (hayır yolunda) ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını (daha iyisini) verir. (Çünkü) O rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Sebe, 39) 654 Zekât ve sadaka vermek, meyve ağaçlarını budamaya benzer. Budanan ağaçlar daha bol ve daha kaliteli meyveler verdikleri gibi zekâtı ve sadakası verilen malların yerine de kuşkusuz Allah (c.c.) daha iyi ve daha güzel mallar verir, ayrıca onları mânevî sigorta ile koruma altına alır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kulların sabahladığı her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bunlardan biri: Allahım! İnfak edene (sadak verene) yenisini ver! Diye dua eder. Diğeri de: Allahım! Cimrilik edenin malını helâk et! Diye beddua eder. (Buhârî-Müslim) Sadaka nedir? Hiçbir baskı ve zorlama olmadan ve insanlara gösteriş yapmadan sadece Allah rızası için ve gönül hoşluğu ile yapılan her çeşit harcamalara sadaka denir. Bu kurallar doğrultusunda helâl mal ile yapılan her çeşit sadakalar Allah (c.c.) katında geçerli olmakla birlikte sadakaların en üstünü, kişinin en çok sevdiği şeylerden bir kısmını Allah rızası için infak etmesi, yani sadaka olarak yoksullara vermesidir. Yüce Allah buyuruyor: Sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını) infak etmedikçe (sadaka vermedikçe), asla birre (iyiliğe ve takvâlığa) eremezsiniz. Her neyi infak ederseniz, kuşkusuz Allah onu bilir. (Âl-i İmrân, 92) Bir kimsenin giymediği giysileri, sevmediği yiyecekleri ve kullanmadığı eski ev eşyalarını sadaka olarak yoksullara vermesi de kuşkusuz sadaka kapsamına dâhil olmakla birlikte, Bu tür sadakalar herkesin yapabileceği ve nefse çok kolay gelen uygulamalar olduğundan, Allah (c.c.) “Sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını) infak etmedikçe (sadaka vermedikçe), asla birre (iyiliğe ve takvâlığa) eremezsiniz” buyuruyor. Gerçekte bizim aşırı mal sevgisinden ve nefsimizin cimrilik tutkusundan kurtulup âhiret âlemine yatırım yapmamız için Allah (c.c.), bedensel ibâdetler gibi parasal ibâdetleri de farz kılmış, ayrıca zekâtın dışında en güzel ve en sevdiğimiz mallardan bazılarını da sadaka olarak vererek “birre” mâkamına ulaşmamızı tavsiye etmiştir. Atalarımız, “Mal, canın yongasıdır” demişler. Doğrudur ve gerçekten mal canın yongası yani bir parçasıdır. Çünkü zaman gelir, insan malını kurtarmak için canını verir ve yine zaman gelir insan canını kurtarmak için bütün malını ve servetini verir. 655 Allah yolunda, din uğrunda harcama Yüce Allah buyuruyor: Mallarını Allah yolunda (din uğrunda) harcayanların örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane (buğday) bulunan bir tek tane (tohum) gibidir. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah, rahmeti geniştir ve her şeyi bilendir. (Bakara, 261) Din kaygısı taşıma, dinde duyarlı olma ve sadece Allah rızası için din uğrunda çalışma, gerçek îmanın göstergesi ve Allah'ın (c.c.) seçkin kulları olan peygamberlerin görevidir. Çıkar sağlamak için dini ya da dinsizliği istismar etmek, Allah katında en çirkin ve en büyük bir günah olduğu gibi sadece Allah rızası ve dini egemen kılmak için çalışmak ve müslümanları uyarmak da Allah katında en güzel ve en büyük sevap olduğundan, Bir tanecik buğday tohumundan sapı, samanı hâriç, yedi başak çıkaran ve her başakta yüzer tane buğday olmak üzere toplam yedi yüz tane buğday yaratan Allah (c.c.), ihlâs ve samimiyetle Allah yolunda ve din uğrunda yapılan her çeşit harcamalara da, bire yedi yüz hatta dilediğine daha fazla sevap vereceğini haber veriyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimsenin infak ettiği paraların en faziletlisi ailesinin geçimine harcadığı para, Allah yolunda cihad etmek için beslediği atına (aracına) harcadığı para ve birlikte Allah yolunda cihad ettiği arkadaşları için harcadığı paradır. (Müslim-İbni Mâce-Tirmizî) Ya parası olmayanlar? Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsanlar, güneşin doğduğu her gün her bir eklemleri için sadaka vermeleri gerekir. Adâletle hükmederek iki kişinin arasını bulman (barıştırman) sadakadır. Bir kimseye hayvanına (arabasına) binerken yardımcı olman ya da eşyasını yüklemesine yardım etmen sadakadır. (Müslüman kardeşine) güzel bir söz söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adım için bir sadaka sevabı vardır. (İnsanlara) zarar veren bir şeyi yoldan alıp atman bir sadakadır. (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sübhânallah demek bir sadakadır. Elhamdülillah demek bir sadakadır. Lâ ilâhe illâllah demek bir sadakadır. Allahu Ekber demek bir sadakadır. 656 Emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i anil-münker yapmak (iyiliği emredip, kötülüğü men etmek) sadakadır. İnsanın kuşluk vaktinde kılacağı iki rek'at ise bunlara bedeldir. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimsenin bir müslüman kardeşinden öğrendiği ilmi, başkalarına öğretmesi sadakaların en faziletlisidir. (İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah katında hakkı tebliğ etmekten daha sevimli bir sadaka yoktur. (Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sadaka sahibini kabir hararetinden (sıkıntılarından) korur ve mü'minler kıyâmet günü (mahşerde) sadakalarının gölgesinde gölgelenir. (Taberânî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Yarım hurmacık (sadaka) ile de olsa, kendinizi cehennemin ateşinden koruyun. Onu da bulamayanlar, kelime-i tayyibe (güzel ve tatlı bir söz) ile korusunlar. (Buhârî-Müslim-Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kelime-i tayyibe sadakadır. (Buhârî-Müslim) Sadaka gerçekte parasal bir ibâdettir. Ancak bir kimsenin parası olmasa ya da fakirlerin bulunmadığı bir yerde kelime-i tayyibe gibi zikirler de sadaka yerine geçerlidir.