pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 A DAN Z YE İSLAMİ BİLGİLER: ÇEŞİTLERİ

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

ÇEŞİTLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇEŞİTLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2023 Çarşamba

SADAKA VE ÇEŞİTLERİ



SADAKA VE ÇEŞİTLERİ
k Yüce Allah buyuruyor: Sizden birinize ölüm (ün belirtileri) geldiğinde: “Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka versem ve iyilerden olsam!” demeden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin (yoksullara sadaka verin). (Münâfikûn, 10) Ölüm meleği Azrâil (a.s.) karşısına dikilip de gözlerinden perde kaldırıldığı ve hayatta iken inanması gereken şeyleri gözleri ile açıkça gördüğü zaman, pişmanlıktan içi yanar, kendini şiddetle kınar ve “Rabbim! (Ne olur) beni yakın bir süreye kadar ertelesen (hemen canımı almasan) da sadaka versem ve iyilerden olsam” der ama çook geç ve iş işten geçtikten sonra!.. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sadakanın en üstünü, sağlıklı olup da aşırı mala düşkün ve zengin olmaya istekli olduğun zaman ki verdiğin sadakadır. Sakın ha! Can boğaza dayandığı zaman, filâna şu kadar, filâna bu kadar verin diyecek zamana erteleme! Çünkü (o zaman malın) zaten filânların oldu ki! (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd-Nesâî-Ahmed İbni Hanbel) Ölümün belirtileri gelip de hayattan ümidini kesen kimse, gece-gündüz ve helâl-haram demeden hırsla çalışıp kazandığı mallarının artık kendisine hiçbir yararı olmayacağını ve özellikle arkasından sevmediği varislerine kalacağını anlayınca, Derin bir ah çekip, filân kimseye şu kadar para verin, filân kimselere şu eşyalarımı verin ve filân yerlere de şu kadar mal verin diye içi yana yana vasiyet eder ama vasiyet etmese de öldüğü an tüm malı, mülkü zaten başkalarının oldu ki! Yukarıda geçen âyet-i kerîmede ve hadîs-i şerifde belirtildiği gibi sadakanın en güzeli, kişi sağlığı yerinde ve yaşama ümidi varken kendi eliyle verdiği çeşitli hayırlar ve sadakalardır. Sadaka vermekle mal eksilir mi? Yüce Allah buyuruyor: (Ya Muhammed!) De ki: Kuşkusuz Rabbim kullarından dilediğine rızkı yayar (bol rızık verir) ve (dilediğine de) kısar. Siz (hayır yolunda) ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını (daha iyisini) verir. (Çünkü) O rızık verenlerin en hayırlısıdır. (Sebe, 39) 654 Zekât ve sadaka vermek, meyve ağaçlarını budamaya benzer. Budanan ağaçlar daha bol ve daha kaliteli meyveler verdikleri gibi zekâtı ve sadakası verilen malların yerine de kuşkusuz Allah (c.c.) daha iyi ve daha güzel mallar verir, ayrıca onları mânevî sigorta ile koruma altına alır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kulların sabahladığı her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bunlardan biri: Allahım! İnfak edene (sadak verene) yenisini ver! Diye dua eder. Diğeri de: Allahım! Cimrilik edenin malını helâk et! Diye beddua eder. (Buhârî-Müslim) Sadaka nedir? Hiçbir baskı ve zorlama olmadan ve insanlara gösteriş yapmadan sadece Allah rızası için ve gönül hoşluğu ile yapılan her çeşit harcamalara sadaka denir. Bu kurallar doğrultusunda helâl mal ile yapılan her çeşit sadakalar Allah (c.c.) katında geçerli olmakla birlikte sadakaların en üstünü, kişinin en çok sevdiği şeylerden bir kısmını Allah rızası için infak etmesi, yani sadaka olarak yoksullara vermesidir. Yüce Allah buyuruyor: Sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını) infak etmedikçe (sadaka vermedikçe), asla birre (iyiliğe ve takvâlığa) eremezsiniz. Her neyi infak ederseniz, kuşkusuz Allah onu bilir. (Âl-i İmrân, 92) Bir kimsenin giymediği giysileri, sevmediği yiyecekleri ve kullanmadığı eski ev eşyalarını sadaka olarak yoksullara vermesi de kuşkusuz sadaka kapsamına dâhil olmakla birlikte, Bu tür sadakalar herkesin yapabileceği ve nefse çok kolay gelen uygulamalar olduğundan, Allah (c.c.) “Sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını) infak etmedikçe (sadaka vermedikçe), asla birre (iyiliğe ve takvâlığa) eremezsiniz” buyuruyor. Gerçekte bizim aşırı mal sevgisinden ve nefsimizin cimrilik tutkusundan kurtulup âhiret âlemine yatırım yapmamız için Allah (c.c.), bedensel ibâdetler gibi parasal ibâdetleri de farz kılmış, ayrıca zekâtın dışında en güzel ve en sevdiğimiz mallardan bazılarını da sadaka olarak vererek “birre” mâkamına ulaşmamızı tavsiye etmiştir. Atalarımız, “Mal, canın yongasıdır” demişler. Doğrudur ve gerçekten mal canın yongası yani bir parçasıdır. Çünkü zaman gelir, insan malını kurtarmak için canını verir ve yine zaman gelir insan canını kurtarmak için bütün malını ve servetini verir. 655 Allah yolunda, din uğrunda harcama Yüce Allah buyuruyor: Mallarını Allah yolunda (din uğrunda) harcayanların örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane (buğday) bulunan bir tek tane (tohum) gibidir. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah, rahmeti geniştir ve her şeyi bilendir. (Bakara, 261) Din kaygısı taşıma, dinde duyarlı olma ve sadece Allah rızası için din uğrunda çalışma, gerçek îmanın göstergesi ve Allah'ın (c.c.) seçkin kulları olan peygamberlerin görevidir. Çıkar sağlamak için dini ya da dinsizliği istismar etmek, Allah katında en çirkin ve en büyük bir günah olduğu gibi sadece Allah rızası ve dini egemen kılmak için çalışmak ve müslümanları uyarmak da Allah katında en güzel ve en büyük sevap olduğundan, Bir tanecik buğday tohumundan sapı, samanı hâriç, yedi başak çıkaran ve her başakta yüzer tane buğday olmak üzere toplam yedi yüz tane buğday yaratan Allah (c.c.), ihlâs ve samimiyetle Allah yolunda ve din uğrunda yapılan her çeşit harcamalara da, bire yedi yüz hatta dilediğine daha fazla sevap vereceğini haber veriyor. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimsenin infak ettiği paraların en faziletlisi ailesinin geçimine harcadığı para, Allah yolunda cihad etmek için beslediği atına (aracına) harcadığı para ve birlikte Allah yolunda cihad ettiği arkadaşları için harcadığı paradır. (Müslim-İbni Mâce-Tirmizî) Ya parası olmayanlar? Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: İnsanlar, güneşin doğduğu her gün her bir eklemleri için sadaka vermeleri gerekir. Adâletle hükmederek iki kişinin arasını bulman (barıştırman) sadakadır. Bir kimseye hayvanına (arabasına) binerken yardımcı olman ya da eşyasını yüklemesine yardım etmen sadakadır. (Müslüman kardeşine) güzel bir söz söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adım için bir sadaka sevabı vardır. (İnsanlara) zarar veren bir şeyi yoldan alıp atman bir sadakadır. (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sübhânallah demek bir sadakadır. Elhamdülillah demek bir sadakadır. Lâ ilâhe illâllah demek bir sadakadır. Allahu Ekber demek bir sadakadır. 656 Emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i anil-münker yapmak (iyiliği emredip, kötülüğü men etmek) sadakadır. İnsanın kuşluk vaktinde kılacağı iki rek'at ise bunlara bedeldir. (Müslim) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Bir kimsenin bir müslüman kardeşinden öğrendiği ilmi, başkalarına öğretmesi sadakaların en faziletlisidir. (İbni Mâce) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Allah katında hakkı tebliğ etmekten daha sevimli bir sadaka yoktur. (Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Sadaka sahibini kabir hararetinden (sıkıntılarından) korur ve mü'minler kıyâmet günü (mahşerde) sadakalarının gölgesinde gölgelenir. (Taberânî-Beyhakî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Yarım hurmacık (sadaka) ile de olsa, kendinizi cehennemin ateşinden koruyun. Onu da bulamayanlar, kelime-i tayyibe (güzel ve tatlı bir söz) ile korusunlar. (Buhârî-Müslim-Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Kelime-i tayyibe sadakadır. (Buhârî-Müslim) Sadaka gerçekte parasal bir ibâdettir. Ancak bir kimsenin parası olmasa ya da fakirlerin bulunmadığı bir yerde kelime-i tayyibe gibi zikirler de sadaka yerine geçerlidir.

5 Haziran 2023 Pazartesi

VAHİY VE ÇEŞİTLERİ

VAHİY VE ÇEŞİTLER
 Yüce Allah buyuruyor: Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla ya da perde arkasından (görünmeden) konuşur. Ya da (melekten) bir elçi gönderip izni ile ona dilediğini vahyeder. Kuşkusuz O (Allah), çok yücedir, hakîmdir. (Şûrâ, 51) Her açıdan insanların en üstünü olan, ruhlar âleminde ilâhî seçimle belirlenen ve gönderildikleri toplumlara Allah'ın (c.c.) emirlerini tebliğ etmekle görevli olan peygamberler ile Allah (c.c.) arasındaki mânevî iletişim olayına vahiy denir. 782 Vahiy olayı bizim gibi sıradan insanların değil, mânevî yeteneklere sahip olan evliyaların bile akıl ve hayallerinin ötesinde çok yüce ve kutsal bir iletişim olduğundan, “vahiy nedir?” sorusuna bazı evliyalar, tek kelime ile bilmiyorum diye cevap vermişlerdir. Hz. Âdem'i madde ve madde ötesi âlemlerin özünden yaratan Allah (c.c.), insanlara görme, işitme, koku alma, tatma ve dokunma gibi maddî duyuların dışında, akıl, gönül, hayal, vehim ve müdrike gibi mânevî duygular da vermiş ve bu nedenle insanı yeryüzüne halife (egemen) ve o güzelim cennete aday yapmıştır. Ancak îmanla küfrün yani Hz. İbrahim ile Nemrud'un, Hz. Musa ile Firavun'un ve Hz. Ebu Bekir ile Ebû Cehil'in birbirinden ayrılmaları için Allah (c.c.) îmanı, gaybîlik (görmeden inanma) ilkesine bağlamış ve bu nedenle insanların maddî ve mânevî duyularını sınırlı ve kısıtlı yaratmıştır. Sınırlı ve kısıtlı duyuları ile madde âlemindeki atomları ve bakterileri çok küçük olduklarından, cinleri çok şeffaf olduklarından, havadaki gazları renkleri olmadığından ve melekleri madde ötesi nûrânî varlıklar olduklarından göremeyen insanın, göklerin, yerlerin tek egemeni, bütün âlemlerin Rabbi ve yüceler yücesi olan Allah'ı (c.c.) dünya gözü ile görmeleri düşünülemez. Ruhlar âleminde ilâhî seçimle belirlenen peygamberler, mânevî açıdan diğer insanlardan farklı özelliklere sahip olmakla birlikte, sonuçta onlar da insan oldukları ve onların duyuları da sınırlı olduğundan âyet-i kerîmede, “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla ya da perde arkasından (görünmeden) konuşur. Ya da (melekten) bir elçi gönderip izni ile ona dilediğini vahyeder” buyuruluyor. Vahyin çeşitleri Sâdık (gerçek) rüya Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: Mü'minin rüyası, nübüvvetin (peygamberliğin) kırk altı cüzünden biridir. (Buhârî-Müslim) Ümmü'l-mü'minîn Âişe radıyallahu anhâ diyor ki: Resûlullah'a (s.a.v.) vahyin başlangıcı uykuda sâlih (doğru) rüyaları görmesi ile başladı. Gördüğü her rüya, sabahın aydınlığı gibi ortaya çıkar (gerçek olur) du. (Buhârî) Gerçek mü'minlerin rüyası nübüvvetin kırk altıda biri olduğuna göre, kuşkusuz peygamberlerin gördüğü her rüya gerçektir ve vahyin cüzü (parçası) değil tamamı demektir. 783 Yüce Allah buyuruyor: (İbrahim:) “Ey yavrucuğum! Doğrusu ben rüyamda seni boğazladığımı (kurban ettiğimi) görüyorum; düşün bakayım ne dersin?” dedi. (İsmail:) “Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâAllah beni sabredenlerden bulursun” dedi. (Sâffât, 102) Peygamberlerin rüyası gerçek ve güvenilir vahiy olmasaydı, İbrahim (a.s.) gibi bir peygamber sadece rüyaya dayanarak biricik yavrusu İsmail'i (a.s.) kurban etmeye kalkışmaz ve yavrusu da “Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap” diye babasına teslim olmazdı. Hz. Cebrâil'in gerçek şekli ile görünmesi Yüce Allah buyuruyor: Andolsun ki, onu (Cebrâil'i) bir defa daha Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında gördü. (Necm, 13-14) Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Cebrâil'i gerçek yani melek şekli ile iki defa gördü. Birincisi ilk vahyi getirdiği zaman Nur Dağında, ikincisi de Mîrac gecesinde yedi kat göklerin üzerinde Hz. Cebrâil'in mâkamı olan Sidretü'lMüntehâ'da. Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Cebrâil'i gerçek şekli ile ilk defa gördüğünde çok korkmuş, titreyerek evine gitmiş ve vefâkâr eşi Hadîce'ye (r.a.), “Beni ört, beni ört” buyurmuş. Sonra Hz. Cebrâil ile aralarında samimi kaynaşma olduğundan, ikinci görüşünde bu tür bir olay yaşanmadı. Hz. Cebrâil'in insan şeklinde görünmesi Hz. Cebrâil, Allah'ın (c.c.) emri ile vahiy getirirken ya da Peygamberimiz (s.a.v.) ile sohbet etmeye gelirken melek şeklinde değil, normal bir insan şeklinde ve genelde ashâb-ı kiramdan Hz. Dihye'nin şeklinde gelirdi. Tüm canlı türleri ancak kendi cinsleri ile kaynaştıkları gibi Peygamberimiz (s.a.v) de insan şeklinde gelen Hz. Cebrâil ile kaynaşmış ve zamanla çok samimi dost olmuşlardı. Görmeden Allah'ın (c.c.) sesini duyma Yüce Allah buyuruyor: Belirlediğimiz vakitte Musa (Tûr Dağına) gelip de Rabbi ona kelâmını duyurunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim” dedi. (Allah): “Sen beni (dünyada) asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni görürsün”. buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça etti ve Musa da bayılarak yere düştü. (A'râf, 143) 784 Her peygamberin farklı özelliği olduğu gibi Musa (a.s.) ın özelliği de, kalbine ilham şeklinde ya da melek aracılığı ile değil de doğrudan Allah'ın kelâmını duyduğu için ona, “Kelîmullah” denildi. Peygamberimiz'i (s.a.v.) görüp îman eden ve az bir zaman da olsa sohbetinde bulunup mübarek sesini duyan en azılı müşrikler bile, bir anda bütün velâyet (evliyalık) mâkamlarını aşıp sahâbelik mâkamına ulaştıkları gibi, Mekân ve yön gibi hiçbir şeyle kısıtlı olmaksızın tüm duyguları ve hücreleri ile Allah'ın (c.c.) kutsal kelâmını duyan Musa (a.s.) gibi ulü'l-azm bir peygamber de, kim bilir o anda ne gibi mânevî dereceleri aştı, kim bilir ne gibi ruhsal zevkleri yaşadı ve kim bilir Allah aşkıyla nasıl yandı ki, “Rabbim! (Ne olur) bana (kendini yani Cemâlini) göster; seni göreyim” diye yalvardı. Vahyin zirvesi Hz. Âdem ile başlayan peygamberliğin son halkası olan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) özel daveti ile mîrac gecesinde mânevî derecelerin hepsini aştı ve vahyin zirvesine ulaştı. Dünya ve âhiret âlemlerinin de çok ötesinde olan ve Cebrâil (a.s.) ın bile çıkamadığı o kutsal mâkamlara çıkan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), hem Allah'ın (c.c.) kutsal kelâmını duyup konuştu hem de Cemâlullah ile şereflendi.

4 Haziran 2023 Pazar

ZULÜM VE ÇEŞİTLERİ

ZULÜM VE ÇEŞİTLERİ
Yüce Allah buyuruyor:
Zâlimlerin (kıyâmet günü) hiçbir yardımcısı yoktur. (Hac, 71)
Güçlü olanların güçlerini ve mâkam sahibi olanların yetkilerini kötüye
kullanıp insanlara karşı her çeşit haksız davranışlarda bulunmalarına zulüm ve zulüm yapanlara da zâlim denir. Zâlimler genelde güçsüzlere ve
kimsesizlere zulmettikleri için, kıyâmet günü onlar da güçsüz ve kimsesiz
kalacak, hiç kimse onlara yardım ve şefaat edemeyecek.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Zulümden çok sakınınız. Çünkü zulüm, kıyâmet günü (zâlimi kuşatan) karanlıklar (olacak) dır. (Buhârî-Tirmizî)
Dünyada haksız yere baskı, zulüm ve zorbalık yapıp insanların hayatını karartanlar, yeniden dirilip kabirlerinden kalktıkları gün onların da hayatı
kararacak, korku ve paniğe kapılıp çılgın gibi olacaklar. Bu nedenle Peygamberimiz (s.a.v.) “Zulümden çok sakınınız” diye bizi uyarıyor ve kıyâmet
günü zâlimlerin karanlıklar içinde kalacağını haber veriyor.
Allah'a karşı, insanlara karşı ve insanın kendi nefsine karşı olmak üzere üç çeşit zulüm vardır ve içlerinde en çirkin olanı, kuşkusuz Allah'a (c.c.)
karşı olan zulüm yani haksızlıktır.
Allah'a karşı zulüm
Yüce Allah buyuruyor:
Kesinlikle şirk (Allah'a ortak koşmak), büyük bir zulümdür. (Lokman, 13)
En büyük zulüm ve en büyük haksızlık, göklerin ve yerin tek egemeni
ve bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) şirk (ortak) koşmaktır. Allah'tan
başka tapınılan her şeye put, putlara tapınmaya şirk ve şirk koşanlara da
müşrik denir.
Şirkin pek çok çeşitleri vardır ve en yaygın olanı heykelciliğe dayanan
putçuluk hareketidir. Belirli kişilerin anısına dikilen ve zamanla kutsallaştırılan heykellere put denir. Bu tür heykellerin önünde tören, âyin ya da saygı
duruşu adı altında tapınmaya şirk ve tapınanlara da müşrik denir.
Yüce Allah buyuruyor:
Kuşkusuz Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındakileri ise dilediği kimseler için bağışlar. (Nisâ, 48)
839
Tören ve saygı duruşu adı altında putlaştırılan heykellere tapınanlar, sapık ideolojileri ve din karşıtı sapık rejimleri destekleyenler, eğer tevbe edip
İslâm'a dönmeden ölürlerse Allah (c.c.) onları asla affetmeyeceği ve hiçbir
kimse de onlara şefaat edemeyeceği için cehennemde ebedî kalacaklar.
Yüce Allah buyuruyor:
Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Onlar (kıyâmet
günü) Rablerine arz olunacaklar, şâhitler de: “İşte bunlar Rablerine
karşı yalan söyleyenlerdir” diyecekler. İyi bilin ki, Allah'ın lâneti (bu)
zâlimlerin üzerinedir.
Onlar Allah'ın yolundan (insanları) alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Gerçekte onlar âhireti de inkâr ederler. (Hûd, 18-19)
Gerçekte Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde din adamı kimliği adı altında İslâm'ı içinden yıkmaya çalışan ve yalanlar uydurup Allah'a
(c.c.) ve dine iftira edenlere zındık denir. Kendilerine din adamı görüntüsü
veren zındıklar kâfirlerden daha tehlikeli oldukları için Allah (c.c.), istifhâm-ı
inkârî ile “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?” buyurarak hiç kimsenin onlardan daha zâlim olmadığını özellikle vurguluyor.
Günümüzde art niyetli bazı ilâhiyatçılar, İslâm karşıtlığı ile bilinen belirli
kanalların desteği ile insanları Allah'ın yolundan alıkoyup eğri yollara saptırmak için şeytanla yarışıyorlar. Ancak şeytanı lânetleyen Allah (c.c.) şöyle
buyuruyor: “İyi bilin ki, Allah'ın lâneti (bu) zâlimlerin üzerinedir”.
İlâhlık taslayanlar
Yüce Allah buyuruyor:
Onlardan (sapıklardan) kim: “Ben de ilâhım” derse, onu cehennemle cezalandırırız. İşte zâlimlere böyle ceza veririz. (Enbiyâ, 29)
Yüce Allah buyuruyor:
Kim Allah'ın indirdiği (kanunlar) ile hükmetmezse, işte onlar
zâlimlerdir. (Mâide, 45)
Toprak maddelerinden yaratıldığını ve geçici bir dünya saltanatından
sonra ölüp, çürüyüp tekrar toprak maddelerine dönüşeceğini unutan Nemrud ve Firavun gibi kanlı diktatörler açıkça ilâhlık davasına kalkışırken,
Bazıları da Allah'ın (c.c.) kanunlarını yürürlükten kaldırıp yerine kendileri kanunlar koyarak örtülü bir şekilde ilâhlık davasına kalkışmışlardır. Ancak “Her canlı ölümü tadacaktır” kanununu yürürlükten kaldırmaya güçleri
yetmeyince, sonuçta her biri cehennemdeki esfel-i sâfilîn'e (aşağıların en
aşağısına) yuvarlanıp gittiler. Ne diyelim? Cehennem onlara helâl ve ateşleri bol olsun demekten başka elimizden bir şey gelmiyor ki!
840
İnsanlara karşı zulüm
Yüce Allah buyuruyor:
Sakın zâlimlerin yaptığından Allah'ı habersiz sanma! Onları (cezalarını) ancak gözlerin dışarı fırlayacağı (dehşetli) bir güne erteliyor.
(İbrahim, 42)
Gecenin karanlığında yerin altındaki kara karıncaları gören ve antenleri
ile yaptıkları sessiz konuşmaları işiten Allah (c.c.), hiç kuşkusuz ıssız, tenha
yerlerde ve gecenin karanlıklarında kapalı yerlerde yapılan zulümleri de görür ve mazlumların iniltilerini işitir. Ancak hikmetinin gereği bazı zulümlerin
cezasını hemen dünyada vermeyip o dehşetli mahşer gününe erteler.
Dünyada çeşitli haksızlıklara uğrayanlar ve itilip kakılanlar, ana-babanın yavrusundan kaçtığı o dehşetli mahşer gününde kendilerine haksızlık
edenlerden haklarını alınca ve mîzanları sevaplarla dolunca yüzleri gülecek ve âhirete ertelediği için Allah'a (c.c.) çok çok şükürler edecekler.
Yüce Allah buyuruyor:
Kim zulme (haksızlığa) uğradıktan sonra hakkını (misli ile) alırsa,
artık onlara yapılacak bir şey yoktur. (Şûrâ, 41)
Zulme uğrayan kimse hasmından aynı misli ile hakkını alırsa, örneğin
çıplak eli ile bir tokat vurana o da çıplak eli ile ve aynı şiddette bir tokat vurursa, hakkını dünyada aldığı için dava düşer ve âhirete ertelenmez.
Ancak kendisine çıplak eli ile hafifçe bir tokat vurana eğer daha şiddetli, daha fazla ya da sopa ile vurursa, karşı taraf alacaklı duruma düşer ve
mahşer günü aradaki farkı sevap olarak alır.
Yüce Allah buyuruyor:
Zulüm (haksızlık) edene sakın meyletmeyin (taraftar ve duyarsız
olmayın). Sonra size de ateş dokunur. (Hûd, 113)
Zulüm ve haksızlık eden kimse en yakınımız bile olsa, onun zulmüne
ortak olmamak ve onunla birlikte ateşte yanmamak için taraf tutmayalım
ve zulme karşı duyarsız olmayalım. Çünkü zulme, haksızlığa uğrayanlara
yardım etmek, onların haklarını aramalarına yardımcı olmak ve gerektiğinde şâhitlik yapmak, onların durumunu gören ve bilen müslümanlara farz-ı
kifâye dir.
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Müslüman, müslümanın (din) kardeşidir. Ona zulüm yapmaz ve
onu zâlime teslim etmez. Kim bir din kardeşinin ihtiyacını görürse,
Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı sıkıntıdan kurtarıp
841
rahatlatırsa, Allah da kıyâmet günü o kimsenin sıkıntılarını giderir. Kim
bir müslümanın kusurlarını örterse, Allah da o kimsenin kusurlarını örter.
(Buhârî-Müslim-Tirmizî-İbni Mâce-Ebû Dâvûd)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Mazlumun bedduasından şiddetle sakının. Çünkü onun (bedduası) ile Allah arasında bir perde (engel) yoktur. (Buhârî-Müslim-Tirmizî-Ebû Dâvûd)
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:
Kâfir bile olsa mazlumun bedduasından sakının. Çünkü onun
(bedduasının) kabul olmasına bir engel yoktur. (Ahmed İbni Hanbel-Ebû Ya'lâ)
İnsanın kendi nefsine karşı zulmü
Yüce Allah buyuruyor:
Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşip dilediğiniz yerden (dilediğinizi) yiyin. (Sadece) şu ağaca yaklaşmayın! Sonra (nefsine zulmeden) zâlimlerden olursunuz. (A'râf, 19)
Kin ve intikam hırsı ile yanan ve sürekli fırsat kollayan şeytan, sonunda
aradığı fırsatı yakaladı ve Hz. Âdem ile Hz. Havva'ya yasaklanmış ağacın
meyvesinden yedirmeyi başardı.
Yüce Allah buyuruyor:
Rableri onlara: “Ben size o ağacı (meyvesini) yasaklamadım mı?
Şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?” diye seslendi.
(Âdem ve Havva) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak zarara uğrayanlardan oluruz”. (A'râf, 22-23)
Şirk (ortak) koşma gibi Allah'a (c.c.) ve kul hakkı gibi başkalarına karşı
olmayıp zararı sadece günahı işleyen kişilerle sınırlı olan zulümlere “insanın kendi nefsine karşı zulmü” denir.
Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın yasaklanmış bir meyveyi yemelerinin zararı sadece kendileri ile sınırlı olduğundan, “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik” diye suçlarını itiraf ettiler. Sonra bu zulmün cezasından korktukları
için “Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak zarara
(azaba) uğrayanlardan oluruz” diye tevbe edip yıllarca ağladılar.
Bizler de haram bir lokma yediğimiz, harama baktığımız ya da bir vakit
namazı tembellik edip kazaya bıraktığımız zaman, “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik” diye suçumuzu itiraf etsek ve sonra “Eğer bizi bağışlamaz
ve bize merhamet etmezsen muhakkak zarara uğrayanlardan oluruz” diye
tevbe edip gözlerimizden birkaç damlacık yaş akıtabilsek,
842
Hz. Âdem ile Hz. Havva'yı bağışlayan ve merhamet edip tekrar o güzelim cennetine aday yapan Allah (c.c.), hiç kuşkusuz bizleri de bağışlayıp
merhamet eder ve o güzelim cennetine aday yapar.
“Kul hatasız olmaz” derler. Doğrudur ama şeytan gibi hatada israr etmeyelim, Hz. Âdem gibi pişman olup gözyaşı dökelim. İyi bilelim ki sonuçta
Allah'a (c.c.) döneceğiz ve hakkımızda vereceği kesin kararı boynumuzu
bükerek bekleyeceğiz...